Mekân – Zaman – İstanbul’un Özü – İstanbul’a Denizden Gelirken – Rumeli Yakası – Haliç ve Suriçi – İlk Şehir’den Dersaadet‘e – Üç Mevki; Eyüp, Galata, Üsküdar – İstanbul Ahalisi – Nizamnameler, Mahalleler – Meşrutiyet’in İadesine Kadar – Seçimler – Hayal Kırıklığı ve İstikamet.
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer”
İstanbul’u böyle bir cümleye sığdırmak ister insan: kısacık, yalın ve iddialı. Peki gerçekten öyle midir? Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer mi İstanbul’un? Gerçekte nedir İstanbul, neresidir? Zor bir soru çünkü bugünkü İstanbul’un burasıdır diyebileceğimiz ne bir başı var ne de sonu.
Uçsuz bucaksız tepelerinde, sonu gelmeyen bir yapılar denizi misali çoğu üst üste yığılmış, kimi dip dibe yapışmış binaların arasından yağan yağmur toprakla buluşmuyor artık. Geçmişteki insanların yağmurda ıslanan toprağın kokusunu özlemek gibi bir derdi olmasa gerek. Kesin olan, ilerleyen satırlarda okuyacağınız üzere, insandan insana değiştiği gibi kuşaktan kuşağa da değişen çehresiyle İstanbul’un Meşrutiyet döneminde, bugün anlamakta zorlanacağımız sorunların olduğu idi. Toz.. toprak.. yangın.. türlü börtü böcek ve de sinekten kurtulduk evet, evimizin en temel ihtiyacı olan su için çeşmelere gitmiyor, sakaların yolunu gözlemiyor, zamanı öğrenmek için ne cami duvarına kazınmış güneş saatlerine bakıyor, ne okunacak ezanı ne de çalacak çanı bekliyoruz artık.
Tam da ‘zaman’ demişken insanın aklına Saatleri Ayarlama Enstitüsü gelse gerek. Eski zaman anlayışından yenisine geçerken yaşananları yer yer psikanalitik yaklaşımla ele alan eser ‘mutlâk’ iken ‘meşrûti’ olan monarşiden cumhuriyete geçişi zihnin içindeki akrep ve yelkovanın yer değiştirmesine benzetiyor. Kitabı eline alıp, sokak sokak bahsini ettiği yerleri arayıp bulası geliyor insanın lâkin artık ne o maddeden eser kaldı ne de mânâdan bir haber. Örneğin, evinin üzerinden Haşim İşcan köprüsü geçiyor şimdilerde. Adı sadece şehremaneti kayıtlarında kalan onlarca Mimar Sinan eseri yol, her biri bir heykel inceliğiyle işlenmiş mezar taşları müzelik oldu. Öyle denebilir ki zaman, bu şehirde önce saatleri, sonra evleri değiştirdi; en son dille oynadı: bir kelime eksildi, semt kimsesiz kaldı.
***
Şimdi semte geri dönelim. Nerede olduğumuzu kavrayarak gezimize başlayalım. Bunun için ilk adımı yine konumuz olan dönemde kullanılan tabir ve tariflerle atalım. Bu kavramlardan ilki ‘Nefs-i İstanbul’ olsun. Kubbealtı Lugat’ın anlamlarından birisini ‘Bir kimsenin kendi öz varlığı, öz benliği, kişiliği’ olarak tanımladığı ‘nefs’ kelimesini Nişanyan sözlüğü ‘ruh, benlik, can, kişi’ kelimeleriyle açıklıyor. Haliyle ‘nefs’ isminin ‘İstanbul’ ile birleşmesinden oluşan bu isim tamlaması da ‘İstanbul’un özü, benliği’ anlamına gelmekte. Velev ki “Nefs-i İstanbul”, bir haritadan çok vicdanda çizilen bir daire olsun; okuyanın kendi içine doğru açılan bir kapı niyeti ile.
Yıllarca Adalar Denizi’nden dönerken hissettiğimden bilirim; denizden yaklaşırken, şehire değil de sanki kendi talihine yanaştığını hisseder insan. Ufuk, sanki bir mimar gibi yarını çizer. Bu, kesinlikle dünyadaki siluetlerin en güzelidir ve -keder mi verir neşe mi bilinmez- sadece denizden bakınca görülür.
Geçmişte Konstantiniyye’nin, bugün Fatih Belediyesi’nin sınırlarını çizen sur çizgisinin içinde kalan yedi tepenin üstünde kurulu bu beldenin neredeyse dünyada dilleri adedince ismi çıkar karşımıza zira bu kentin dünyaca kabul görmüş gerek maddi gerekse mânevi boyutlarda hatırı sayılır bir değeri bulunur. Ondandır ki tarih boyunca daima arzu edilmiş, sahibinden kıskanılmış bir şehir oldu burası.
Öyle bir yer ki tarih boyunca Karadeniz’in gümüş, altın ve bakır yönünden zengin kıyılarına yol alan gemilerin, Adalar Denizi’nden (Ege Denizi) sonra Çanakkale Boğazı’nı geçerek ulaşmak zorunda oldukları Karadeniz’e çıkış yeriydi burası. Gelin bizler de öyle hayal edelim; Gelibolu’dan kuzeydoğu yönünde ilerleyip iki yarımadanın dudak dudağa geldiği Boğaziçi’nin güney yönünden girişi olan Sarayburnu açıklarına gelelim.
Sol yanımız Çatalca Yarımadası—biz ona ezelden “İstanbul” deriz—sağ yanımız Kocaeli—“Karşı” deriz kısa yoldan. İlk şehir mi? Kimi kaynakların dediği gibi evet: Karşı yakada, bugün Kadıköy dediğimiz Chalcedon, bakırın, tuzun, rüzgârın talep gördüğü çağlarda kurulmuş eski bir yurt. Burası, Asya yakasının en güneyinde, Demir Çağı’nın sonlarına doğru talebi artan -isminin de geldiği- bakır madeni yönünden zengindi. Kuruluşu milat denilen yıldan yedi yüz yıl kadar öncesine uzandığı konusunda hemen herkes hemfikir görünmektedir.
Fakat hikâyenin ağırlığı çok geçmeden üçgen yarımadanın ucuna kayar: Haliç—eskilerin “Altın Boynuz” dediği girinti—karaya neredeyse altı kilometre sokulur; Galata ve Okmeydanı sırtları poyraza siper olur; balık sürüleri Boğaz’ın Avrupa kıyılarını yalayarak girer ve ağların içine düşer. Galata Köprüsü’nün ayağında, dünyadaki en bereketli on oltadan biri sallanır.
Sarayburnu’ndan bu sefer sola doğru batıya bakalım ve Çatalca Yarımadası’nı görelim. Bu yarımadanın en güneyinde üçgen şeklinde bir yarımada daha bulunur ki varlığını, karanın içine doğru yaklaşık altı kilometre giren, kuşbakışı bir boynuzu andırdığı için eskilerin ‘Altın Boynuz’ dediği Haliç’e borçludur. Burası dört elementten suyun hafızası olsa gerek: tıpkı her gün aynı ışığı giydiği, her akşam başka bir hikâyeyi sakladığı gibi de saklanır.
Bu mevki ile Marmara Denizi arasında kalan üçgen şeklindeki bu yarımada az önce bahsini ettiğimiz ‘Nefsi istanbul’a ev sahipliği eder. Burası ne maden ne de su yönünden zengin değildir. Değildir belki fakat az önce bahsettiğimiz balıkların Karadeniz yönünden gelirken içine girmek zorunda kaldığı Haliç, hesapta olmayan bir zenginlik ile eksiğini telafi eder gibidir. Venedik’teki gibi yüzlerce kanal yoktur belki fakat bölgeye hakim olan poyraz rüzgarına karşı dizilmiş Galata ve Okmeydanı sırtları güvenli bir doğal liman hediye eder Argos gibi gemilere.
***
İsimler değişir, fakat şehrin talihi hep aynı kapıda bekler: giren, biraz eksilir; kalan, biraz çoğalır. Şehirler arasında belki de en çok vereni burasıdır.
Bu mevkideki ilk şehir, işte bu iki tarafı suyla çevrili üçgen şeklindeki yarımadanın en ucundaki tepeye kurulmuş derler. Roma ile yaşıt ve dahi sonraları halefi olacak bu ilk şehirin Cağaloğlu Kız Lisesi’nin altında görünen ve muhtemelen Septimus Severus dönemine ait olduğu düşünülen -bugün de görülen- kalıntılara kadar uzandığı söylenir.
Büyük Konstantin döneminde ise Roma İmparatorluğu’nun başkenti olmasıyla Cerrahpaşa Esekapı’dan Kızılelma – Akdeniz ve Haliç caddeleri istikametini takip ederek Cibali’ye kadar genişleyen yerleşim, yaklaşık bir asır sonra bugünkü sınırına yani Ayvansaray-Yedikule çizgisine ulaşmış görünür.
Beşinci yüzyılda tamamlanan haliyle yirmi kilometreden fazla uzunluğa sahip olan bu surun içine ‘Konstantiniyye’ isminden başka onlarca daha isim verildiğinden bahsetmiştik. Kimi açık kaynaklar modern anlamda bir şehir yönetim modelinin Kırım Savaşı sırasında müttefikimiz olan İngiltere ve Fransa’nın telkinleriyle gündeme geldiğini yazıyor.
Bu konuya gelmeden hemen önce bir kelime daha öğrenelim. 1854’te hazırlanan nizamnamede bahsini ettiğimiz Suriçi’nde kalan kısıma ‘Dersaadet’ isminin verildiğini biliyoruz. Kubbealtı farsça ‘kapı’ anlamına gelen ‘der’ kelimesinin ön ek olarak kullanılması halinde ‘içinde’ anlamını verdiği yazıyor. Aynı sözlük ‘saadet’ kelimesini ‘esenlik, mutluluk’ olarak da açıklıyor. Bu birleşiminden çıkan sonuç ‘içinde esenlik ve mutluluk bulunan [yer’in] kapısı’ gibi çok anlamlı bir mânâ haliyle. Şehrin bu ismi, okuduğunuz bu çalışma içinde yahut yaptığımız alıntılarda sıkça gözlerimizle buluşacak.
Aynı nizamnamede -belki daha da eskiden- sur dışında kalan kesimde bulunan üç mevkiye üç belde anlamına gelen ‘Bilâd-ı Selâse’ denmişti. Arapça ‘şehir, memleket, diyar’ anlamına gelen ‘Beled’ kelimesinin (‘Belde’ ve belediye kelimeleri de aynı köktendir) çoğulu olan ‘Bilâd’, ‘üç’ anlamına gelen ‘selase’ ile birleşerek, Eyüp, Galata ve Anadolu yakasında Üsküdar’a karşılık geldiği görülür. Tam da bu noktada Üsküdar’ın bir dönem Kastamonu vilayetine bağlı olmasının bize ilginç gelmesi oldukça doğaldır çünkü olacak iş gibi görünmez.
***
Eski İstanbul, Türkler başta olmak üzere diğer Müslüman unsurların da beraber oturdukları Beyazıt, Aksaray, Unkapanı, Fatih, Şehremini, Eyüp ve Kasımpaşa semtlerinden oluşuyordu. Yahudilerin çoğunlukta karşı kıyıdaki Hasköy’de ve Suriçi’nde Balat’ta yerleştikleri görülüyordu. Rumlar, Pera’da ve Rum Patrikhanesi’nin bulunduğu Fener’de yaşarken Samatya ve Kumkapı hatırı sayılır Ermeni semtleriydi. Yahudilerin başhahamlık binası Sirkeci’de idi. Ermeni Patrikhanesi hâlâ Kumkapı’da.
Eski İstanbul’un karşısında, Haliç’in diğer yanındaki Pera, İstanbul’un iş merkeziydi öyle ki Crédit Lyonnais, Osmanlı Bankası ve Selânik Bankası gibi yabancı bankaların şubeleri burada bulunurdu. Şehrin geri kalanından bambaşka bir dünya olan burası, adeta bir Avrupa şehriydi. Haliyle elçilikler, diplomatlar, yerli yabancı iş adamlarına burada rastlanır idi.
Cânım Boğaz’da ise iki yakanın kıyılarına, kimi inci gibi dizilmiş kimi aşı kırmızısı yalılar, hanedan sarayları ve yabancı elçiliklerin yazlık konutları sıralanıyordu.
***
1855 yılında yürürlüğe giren nizamnameyle mahalle düzenlemesinde de köklü değişiklikler yapıldığına şahit olunur. Yeni sistemde sur içinde mevcut nahiyelerin sayısı azalarak belediye dairesi kimliğine büründüğü görülür.
1868 yılında yürürlüğe giren Dersaadet İdare-i Belediye Nizamnâmesi İstanbul’u Ayasofya, Aksaray, Fatih, Eyüp, Kasımpaşa, Beyoğlu, Beşiktaş, Mirgun(Emirgan), Büyükdere, Beykoz, Beylerbeyi, Üsküdar, Kadıköy ve Adalar olarak ondört belediyeye ayırmıştır.
Yine, bu rehberin kapsamını oluşturan yıllara gelene kadar 1871 ve 1878 yıllarında da dönemin ihtiyaçlarına göre düzenlemeler yapıldığı dikkati çeker. Örneğin, konumuz olan 1908 sonrası düzenlemeleri Atatürk Kitaplığı’nda henüz tasnif edilmemiş matbu bir listeden elde eden Canatar, Suriçi İstanbul’unda 298, tüm İstanbul’da 524 mahalle bulunduğunu aktarmış. Balkan Savaşları ile Birinci Dünya Savaşı’nın arasında bulunan 1913 yılında, İttihat ve Terakki Partisi’nin tek parti rejimi altında yönetilen İstanbul’da şubeler ve bağlı olan mahalle sayıları; Beyazıt’ta 131, Fatih’te 215, Beyoğlu’nda 111, Yeniköy’de 30, Anadoluhisarı’nda 24, Üsküdar’da 37, Kadıköy’de 11, Adalar’da 11 ve son olarak Makriköy’de (Bakırköy) 8 olarak kaydedilmişti.
İstanbul’un işgal altında olduğu 1922 yılına ait bir belgede ise İstanbul, Üsküdar ve Beyoğlu olmak üzere mutasarrıf eliyle idare edilen üç livadan oluştuğu görülüyor. 1922 tarihli bir başka belgeye göre ise İstanbul merkezinde 19 şubede 353, Üsküdar’da 8 şubede 67 ve Beyoğlu’nda 15 şubede toplam 145 mahalle bulunuyordu. İşgal dönemine ilişkin yazılan en temel eserlerden birinin sahibi olan Criss, 1920 yılında İstanbul’da 560.434 Müslüman, 384.689 Rum, 118.000 Ermeni ve 44.765 Yahudi olmak üzere 1.200.000 nüfus bulunduğunu söyleyen bir kaynağa yönelik değerlendirmesinde; azınlık sayıları sinagog ve kiliselerden elde edilirken, müslüman nüfusun 1900’de yapılan son resmi nüfus sayımının projeksiyonu sonucu elde edildiğini düşünür görünüyor.
***
‘Nizâm-ı Cedîd’in ürperten yeniliği,
Vak‘a-i Hayriyye’nin keskin bıçağı,
Tanzimat ve Islahat’ın devlet diliyle yazılmış vaadi…
öte yandan “erken” diyen akıl,
“önce mektep” diyen ihtiyat.’
Önce Nizâm-ı Cedîd, Sened-i İttifak, Tanzimat ardından Meşrutiyet nihayetinde Cumhuriyet’e uzanan bir dönemi kapsıyor bu yıllar.
Fransız Devrimi’nin etkileri, Sultan Selim döneminde başlanan Nizâm-ı Cedîd reformları ile kendisini göstermiş, ciddi bir direnişle karşılaşan iktidar çareyi Yeniçeri Ocağını tamamen ortadan kaldırmakta bulmuştu. 1839’da Tanzimat, 1856’da Islahat Fermanları ile Cumhuriyet’e giden sürecin adımları atılırken, yeni düzenlemeler karşıt kutubunu da yaratacak idi. Bir de üçüncü denebilecek bir yol, Âli ve Fuat Paşaların izlediği çizgiye denk geleni vardı ki buna göre istenen reformlar için henüz erkendi. Bunun için öğrenime, eğitim için de zamana ihtiyaç vardı.
Tanzimatçılar, dönemin etkin düşünürleri Montesquieu ve Rousseau gibi isimlerin kavram dünyasını belirlediği Fransız Devrimi kazanımlarını benimseyen bir ekip 1860’lı yıllarda Yeni Osmanlılar adıyla kendini göstermeye başladı. Tanzimat reformlarının yetersizliği düşüncesinde ittifak etmiş devlet adamlarından oluşan isimler, tarihimizin ilk anayasasını hazırlayarak, 23 Aralık 1876 tarihinde başlayan parlamenter sistemin de kurucuları oldu.
Dönemin sembol isimlerinden en önde geleni Midhat Paşa idi. Kimine göre yaptığı yanlış hesaptan kimine göre haddinden fazla sahip olduğu özgüvenden dolayı, büyük bir yenilgi ile biten 93 Harbi’ne neden olmuştu. Sonrasında bunun bedelini bir yıl bir ay süren çiçeği burnunda anayasal rejim ödeyecekti.
Kanun-i Esasi askıya alındı. Bunun izleyen süreçte ustaca yönetilen kontrol ve istihbarat faaliyetleri ile 1897 yılında kazanılan Yunan Savaşı’nın getirdiği olumlu hava rejimin elini güçlendirmiş görünse de muhalif hareket kısa sürede toparlanacaktı. “Hürriyet, Musavat (Eşitlik), Uhuvvet (Kardeşlik)” kelimelerine kardeş gelen “Adalet” düşünceleri Yıldız iktidarı boyunca gündemden düşmüş gibi görünse de gerçekler oldukça farklıydı.
***
İleride karşımıza ilk Meclis-i Mebusan başkanı olarak çıkacak Ahmet Rıza 1889’dan beri Paris’te, Hoca Kadri Kahire’de ve Abdullah Cevdet ise Cenevre’de muhalefete devam ediyordu. İttihad-ı Osmanî Cemiyeti’nin, 3 Haziran 1889 tarihinde İstanbul’da İbrahim Temo, İshak Sükûtî, Abdullah Cevdet ve Mehmet Reşit adlarında dört Askerî Tıbbiye öğrencisi eliyle kurulmuştu. 1895 yılında Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alan hareket mensuplarının talepleri basit idi; Kanun-i Esasi’sinin yeniden yürürlüğe konması ve Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın yeniden açılması konularında aynı düşünceleri paylaşıyorlardı.
Başlangıçta Osmanlı milliyetçiliği çizgisinde, ‘unsurların birliği’ idealini benimseyen hareket, ilerleyen yıllarda, Türk milliyetçiliğine dönüşecek olan ittihatçılığa evrilecekti. 1895’de yaşanan Ermeni olayları sonrası alınan jurnallerle soruşturulan örgüt mensuplarının bir kısmı Trablusgarp ve Fizan’a sürülürken bir kısmı da yurt dışına kaçmıştı. Bir süre sonra, 4 Şubat 1902’de Paris’te başlayan, başkanlığını Prens Sabahattin’in yaptığı Birinci Genç Türkler Kongresi, diğer adıyla Osmanlı Hürriyetperveran Kongresi için bir dönüm noktası oldu. Ermeni örgütlenmelerinin yanı sıra Arap, Rum, Kürt, Çerkez, Arnavut ve Yahudi üyelerin de katıldığı bu kongre sonucunda ‘dış müdahale olmadan arzu edilen reformları gerçekleştirmenin mümkün olmadığı’ konusunda anlaşıldığı görülecekti.
***
Aynı yıllarda bir subay, Sirkeci’de bir evden Bekirağa hücresine; oradan Şam’ın tozuna uzanan kısa bir çizgi çizer: Vatan ve Hürriyet’in çekirdekleri Selânik’te, Yafa’da, Kudüs’te filizlenir. 1902’de teğmen karşılığında Mülazım-ı Sâni, ertesi yıl da üsteğmen dengi Mülazım-ı Evvel rütbesini alır. 1905’de Sirkeci’deki bir evde arkadaşları ile beraber kalırken gözaltına alınır ve namı ile meşhur Bekirağa Bölüğü’nde iki ay kadar kalır. Yıldız’da sorgulanır. Şansı yaver giden Kolağası Mustafa Kemal Şam’daki V. Ordu’ya tayin edilmesi üzerine “biz bu çöle gider ve orada yeni bir devlet kurarız” dediği günler yaşanmaktadır.
1905’in 21 Temmuz’unda Yıldız Suikasti gerçekleşir. Ekim’de Japonya ile girilen savaşın doğal bir sonucu olarak Rusya’daki mutlak rejim çöker ve meşrutiyet ilan edilir. Ertesi yıl, 1906’da Şam’da kurulan Vatan ve Hürriyet Cemiyeti Selânik, Yafa, Kudüs ve Beyrut’ta örgütlenirken Ağustos ayında İran’da meşrutiyetin ilan edildiğine şahit olunması umutları daha da yeşerecektir. 1907 yılına gelindiğinde İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Osmanlı Hürriyetperveran Cemiyeti Selânik’te birleşmiş ve Aralık ayındaki II. Jön Türk Kongresinde ise geleceği büyük ölçüde belirleyecek olan ihtilalci araçların kullanılmasını kabul etmişti.
Kolağası Mustafa Kemal’in Üsküp-Selânik arasındaki demiryolu müfettişliğine geldiği esnada yapıldığı duyulan Reval Görüşmeleri gündeme bomba gibi düşmüş, Rusya’ya, Balkanlar ve Boğazlar çevresinde tam kontrol, İngiltere’ye ise denizaşırı sömürgelerini güvence altına alma fırsatı sunan bu süreç ile İran ve Afganistan sınırları yeniden belirlenmeye başlanmıştı. Makedonya’da ıslahat yapılması kararlaştırılmış, Mısır, Güney Sudan ve Irak İngiltere’ye kalmıştı. Tüm bu olan bitenler ise Jön Türkler’in popülerliği arttırmış ve bu da Osmanlı ile Almanya’nın yakınlaşmasına neden olmuştu.
3 Temmuz 1908’de Resneli Niyazi’nin peşinde iki yüz asker ve bir o kadar sivil dağa çıktı. Firzovik demiryolu inşaatından rahatsız onbinlerce kişinin toplanması, Üsküp Kalkandelen, Gostivar, Mitroviçe, Priştine ve Yeni Pazar’dan gelen yüzseksen imzalı telgrafı izleyen onlarca telgraf üzerine Sadrazâm Avlonyalı Ferit azledildi ve yerine Sait Paşa getirildi. Ertesi gün 22 Temmuz’da Müşir Tatar Osman Paşa Resneli Niyazi tarafından kaçırılsa da ertesi gün dağdan iner ve paşa serbest kalır. Ay sonunda Tophane Müşiri Zeki Paşa görevinden alınınca olaylar çorap söküğü gibi birbirini izleyecektir. Restorasyon denilen bu dönemde İttihat ve Terakki Fırkası ile liberal görüşlü Ahrar Fırkası’nın öne çıktığı görülür. Ekim ayı başında Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi gündemde bomba etkisi yaratır.
Birazdan değineceğimiz üzere yaşanan seçimler sonrası seçilen meclis üyeleri, Şeb-i Arus günü olan 17 Aralık 1908’de, Dârülfünun binasında Ahmet Rıza Bey başkanlığında yasama yılına başlar. Biz de bu çalışmada esasen bu noktadan Cumhuriyet’in ilanına kadar geçen süreyi konu alacağız.
***
Arapça şart kökünden türetilen bir kavram olan meşrutiyet, Osmanlı siyasi yazınında “anayasalı ve meclisli saltanat-hilâfet rejimi” karşılığında kullanılıyor ve üzerine yapılan tartışmalar yüzyıl başına kadar uzanıyordu. Dünyanın en erken örneklerinden biri olmasının yanında en kısa ömürlü parlamentosu olarak da hatırlanan bu meclis, 23 Aralık 1876’da yürürlüğe giren Kānûn-ı Esâsî (Anayasa) gereği Meclis-i Umûmî (Genel Meclis) ve Meclis-i Âyân (ileri gelenler, eşraf meclisi) adında iki meclisten oluşuyordu.
Bunlardan Meclis-i Umumi olanının üyeleri halkın erkekleri tarafından seçilirken Meclis-i Âyân’ın üyeleri padişah tarafından atanıyordu. En kısa ömürlü parlamento denmesinin nedeni ise az önce değindiğimiz gibi; Anayasa’nın ilân edildiği 23 Aralık 1876’dan -konumuz olan yılların başlangıcı olan 1908 yılına değin- tatil edildiği 13 Şubat 1878 tarihine kadar sadece on dört ay yaşamasaydı. Sizce de bu durum, dünyanın en kısa ve en eski ikinci metrosunun bizde oluşuyla da manidar bir benzerlik göstermiyor mu?
***
İkinci Meşrutiyet esasen birincisinin iadesi olduğundan birbirinden ayırmak çok mümkün olmayacak. İlerleyen sayfalarda bu ilk dönemin önde gelen isimleriyle de tanışmadan önce üzerinde anlaşılamayan noktalara açıklık getirmek yerinde olur.
23-24 Temmuz 1908’de başlayan iade sürecinin başlangıç tarihi de tartışmalıdır zîra nereden bakıldığında göre değişir. Üstelik, söz konusu olan Meşrutiyet Dönemi’nin ne zaman bittiği konusu da tartışmalıdır. Bu tarihi Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı 1918 Ekim’i gösterenler bulunduğu gibi, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun yürürlüğe girişini yahut saltanatın kaldırıldığı 1922 Kasım’ında bittiğini düşünenlere de rastlanır.
Bu kitabın yazarı ise söz konusu dönemin bitişini Meclis’in tasfiye edildiği 11 Nisan 1920 olarak kabul etmenin doğru olacağını düşünüyor. Madem Meşrutiyet meclis demek o halde 11 Nisan 1920 İkinci Meşrutiyet’in sonu kabul edilebilir. Bu yaklaşım tarihçi Mahmut Goloğlu’nun 1970 yılında yayımlanan Üçüncü Meşrutiyet Birinci Büyük Millet Meclisi / Milli Mücadele Tarihi adlı eserinde, 23 Nisan 1920 – 29 Ekim 1923 arasında yaşandığını öne sürdüğü “Üçüncü Meşrutiyet” tanımıyla da uyumlu görünüyor.
***
Meşrutiyet’in iadesi sonrası -haliyle- seçimler gündeme gelmişti. Dönemin şartları dikkate alındığında sürecin uzun bir zamana yayılacağı anlaşılıyordu. Seçim süreci halihazırda var olan usule göre, gereken niteliklere sahip üyelerin seçilip bildirilmesini öngören genelge ile başlamıştı. Hazırlıklar tamamlanmış ve İkinci Meşrutiyet döneminin ilk genel seçimleri 1908 yılının Kasım ve Aralık aylarında gerçekleşmişti.
İstanbul’da seçim daireleri Üsküdar, Kadıköy, Anadoluhisarı, Beykoz, Yeniköy, Tarabya, Büyükdere, Arnavutköy, Hasköy, Beşiktaş, Beyazıt, Samatya, Eyüp, Beyoğlu, Beylerbeyi, Doğancılar, Makriköy (Bakırköy), Şile, Gebze ve Kartal’da bulunuyordu. Bu belediyelerin meclis üyeliklerine seçilen kişiler kendiliğinden İstanbul Heyet-i Teftişiyesi’ni oluşturacaktı. 18 Kasım’da başlayan ikinci seçmenlerin (milletvekillerini seçecek delegelerin) belirlenme süreçleri ayrı ayrı kutlanıyor, seçim sandıkları törenle sokaklarda dolaştırılarak yerlerine teslim ediliyordu.
Şimdi, gelin öyle bir İstanbul hayal edelim ki halk askeri bando eşliğinde vatan şarkıları söyleyerek kutlamalar yapsın, Türk, Rum, Ermeni ve Yahudi çocuklar, gençler, yaşlılar ellerinde Osmanlı bayraklarıyla sokaklarda dolaşıyor olsun. Bu kalabalığın ortasında kurdele ve bayraklarla süslenen seçim sandığı baş üstünde taşınsın.
İşte Fatih’te de böyle olduğunu anlıyoruz dönemin gazete sayfalarından. Ellerinde bayraklar ve bando eşliğindeki halk, seçim sandığını alayla önce Harbiye Nezareti’ne oradan da İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne götürmüştü. Yürüyüş sırasında vatan ve hürriyet şarkıları söylendikten sonra bu binada bulunan Fatih Belediyesi’ne gelerek -ki bu bina birazdan yerini göreceğimiz Letafet Apartmanının karşısında bulunuyordu- sandığı teslim etmişlerdi.
***
Meşrutiyet devrinin en zor günleri hiç kuşkusuz 29 Eylül 1911’de Trablusgarp’ta, İtalyan Krallığı’nın eliyle başlamış, Balkanlar’da daha üç yıl önce el birliğiyle ilan ettikleri meşrutiyeti paylaştıkları halkların açtığı savaşlarla devam etmişti. Bazı tarihçiler Balkan Savaşları’nın, İtalya Krallığı’nın Trablusgarp’ta istediği başarıyı elde edememesi üzerine Osmanlı Devleti’ni zorda bırakmak amacıyla tahrik ettiğini iddia ediyordu. 1912 Ekim ayında başlayıp 10 Ağustos 1913’e kadar dört devlete karşı sürdürülen bu savaşların -kelimenin tam anlamıyla- yıkıcı etkileri olduğu tartışmasızdır. Maddi anlamda yaşanan büyük toprak kayıpları ve sonrasında yaşanan göçler insanları yıllarca sürecek bir yoksulluğa sürüklerken manevi anlamda ise Osmanlıyı oluşturan birbirinden farklı milletlerin birliğine duyulan inancın bir daha var olmamak üzere sarsılıp yerle yeksan olmasına, ‘Türkün Türkten başka dostu yoktur’ düşüncesinin doğmasına yol açacaktı. Kısaca Meşrutiyet, yeniden doğduğu toprakları alıp götürecek, kısa bir süre sonra ise Osmanlı’nın ikinci başkenti Edirne bile elden çıkacaktı.
***
Bu hazırlık aşamasından sonra İstanbul’un Meşrutiyet Atlası’nın bu ilk gezisine Saraçhane meydanından başlamalı.
‘Neden Yeşiltaş’ın orası değil de burası?’ diye soranları duyar gibiyim.
Bunun nedeni, önsözde andığımız “Esaret Yıllarında İstanbul” turlarının Fatih etabının başlangıç noktası olmasıdır zira İzmir’in işgaline yönelik ilk mitingler burada gerçekleşmişti. Üstelik meşrutiyet yıllarında yaşanan çok değerli bir dizi olayı bizlere hatırlatmak için yapılan bir anıt da buradaydı.
O turlarda rotamız burada okuyacağınızdan daha kısaydı ve haliyle üç dört saat içinde yürüyerek bitmesi planlanan güzergâhımızı Saraçhaneden başlayarak Şehzadebaşı, Vezneciler, Beyazıt Meydan yapıları, Divanyolu, Sultanahmet, Gülhane ve Sirkeci şeklinde düşünmüştük.
1876’ya nadiren uzansak da başlangıcını Meşrutiyet’in iadesinden aldığımız bu çalışmada yine Saraçhane’den başlayalım. Cevdet oğlu Cemal’in eşliğinde bu sefer Fatih yönüne yürüyelim, önce Fener ve Cibali’ye uğrayalım. Kılıç Alaylarının şehre giriş kapısı Edirnekapısı’na, ardından Eyüp’e varalım. Rami ve Davutpaşa’dan devamla Zeytinburnu ve Bakırköy üzerinden Yeşilköy’e, bir süre orada vakit geçirdikten sonra bu sefer bir trenle Yedikule’den sur içine dönelim. -Nasip olursa- sırasıyla Topkapı, Şehremini, Haseki, Aksaray, Şehzadebaşı, Vezneciler, Beyazıt, Çemberlitaş, kısmen Gedikpaşa, belki Kumkapı, ama muhakkak Divanyolu, Kapalıçarşı, Cağaloğlu, Babıâli, Nuruosmaniye, Yerebatan, Sultanahmet, Soğukçeşme, Gülhane, Sarayburnu, Sirkeci, Eminönü üzerinden Galata Köprüsü üzerinde bu cildi tamama erdirelim.

