21.7 C
İstanbul
Pazar, Eylül 13, 2026
Ana Sayfa Blog

102 MAHALLEYE GİRDİK Kİ YANGIN VAR

0

MAHALLE’YE GİRİŞ

Cevdet oğlu Cemal’in mahallesi Saraçhane’de iki bakla bir nohut evlerin arasında, altında nelerin saklı kaldığından kimsenin haberi olmadığı Elagöz Mehmet Efendi Cami bulunurdu. Bunun çevresinde vakti zamanın Şehremaneti Kimyahanesinde Kont Odön Szechenyi’yi, Paşa Helmuth von Moltke’yi anıp şehirdeki değişmeyen neredeyse tek olgu olan yangınları konuşalım zira padişahlar değişti, hükümetler düştü, İstanbul işgal edildi ardından kurtuldu fakat değişmeyen tek olgu İstanbul’un yangınlarla başının -kelimenin tam anlamıyla- belada olduğuydu. Bu yangınlarda şahit olunanları, tulumbacılığı ve dahi külhanbeylerinin hikayelerini dinlerken arada Bedoş’tan kısa alıntılarla yangınların getirdiği külfetleri dinleyelip Hakkı Süha Gezgin ile tanışalım.

İstanbul’da yapacağımız yürüyüşten önce dönemin şehrini anlamak adına Cevdet oğlu Cemal’in mahallesine bir prototip niyetiyle göz atalım. Meşrutiyet yıllarında, Saraçhane Meydanı’nda durup karşı yöne (güneye) doğru baksaydık, metaforlarla dolu Sahnenin Dışındakiler adlı eserde Elagöz Mehmet Efendi olarak anılan Karagöz Mehmet Efendi Cami yakalardı gözlerinizi.

Bu romanın kahramanı Cemal’in oturduğu semtin profilini ve İstanbul’un son elli yılında hangi aşamalardan geçtiğini nasıl anlattığına kulak vererek başlarsak; Cevdet Bey’in oğlu Cemal, dedesinin bu mahalleye Kırım Muharebesi sonrası geldiğini, Sultan Aziz devrinin belli başlı iki veziri olan Şirvanizade Rüştü Paşa ile Midhat Paşa’ya komşuluk ettiğini söyledikten sonra evlerinin bir sokak arkasında oturan Giritlilerin de hemen hemen aynı yıllarda geldiklerini ekliyor. Kendilerinden daha eski olan yanı başlarındaki evin, anne tarafından Zagrep ayanı Selim Paşa’nın torunu olan İhsan Beylere, aynı şekilde arka sokaklardan birinde oturan Moralıların da Sultan Mahmud devrinde mahalleye geldiklerini ve eski konakları oturulacak durumda olmadığı için yıktırıp 1909 sonlarına doğru yeniden yaptırdıklarını aktarır.

Her roman biraz gerçektir ifadesini aklımızda tutup devam ettiğimizde Baba Cevdet Bey’den, mahalleye son devrin getirdiği en büyük değişikliğin yeniden yapılan evlerin ölçüsünde yaşandığını işitiriz. Bu dönemde, İmparatorluk küçüldükçe orta sınıf şehirli evleri de küçülür, hizmetçileri azalır. Bu nedenle, o üçüncü devirde “konak yavrusu” denen evleri tercih etmeye başlayan ev hanımları Meşrutiyete doğru ‘kutu gibi’, ‘iki bakla bir nohut’ ya da ‘idare etmesi kolay’ tabirleriyle tarif edilen ölçüdeki evleri tercih ederler.

Mahalle asıl şeklini Balkan Muharebesi sonrası alacaktır. Meşrutiyet’in iadesi ile birlikte yaşanan pek çok değişikliğin arasında Sultan Hamid paşalarının artık şehir içinde oturmamaları, yeni tayinlerle birçok mahallelinin dışarıya giderken, görevleri sona eren pek çok insanın da İstanbul’a döndükleri sayılır. İşte, bizim de bu kitapta konumuz olan yıllarda, mahalleye, isimleri gazetelerde sıkça anılmaya başlanan bazı ikinci dereceden İttihat ve Terakki üyeleri ile Hareket Ordusu’nun birkaç subayının taşındığı fakat hayatlarının şöhretleri kadar parlak olmaması nedeniyle mahallelinin bu yeni devrin “ikinci sıra” sahiplerine pek bir ilgi göstermediği anlaşılır.

Yazar, “İstanbul mahalleleri yirmi, otuz senede bir çehre değiştire değiştire yaşarlar ve günün birinde park, bulvar, yol, sadece yangın yeri, ‘hali arsa’ geleceğe ait çok zengin ve iç açıcı bir proje olmak üzere birdenbire kaybolurlar” diyerek durumu çok güzel özetliyor Sahnenin Dışındakiler adlı eserinde.

Döneme ilişkin İstanbul’da yaşanan önemli olgu, olay ve mekanları anlatmaya çabaladığımız bu çalışmada şehirde yaşanan en önemli olayın yangınlar olduğunu söylemek yanlış olmaz zira padişahlar değişti, hükümetler düştü, İstanbul işgal edildi ardından kurtuldu fakat değişmeyen tek olgu İstanbul’un yangınlarla başının -kelimenin tam anlamıyla- belada olduğuydu. İlerleyen sayfalarda okuyacaklarınızı zihninizde daha iyi canlandırabilmeniz adına İstanbul’un içinde bulunduğu şartlardan çok önemli biri olan yangınlar üzerine konuşmamız yerinde olur.

***

Bozdoğan’ın önünde durup etrafımıza söyle bir baktığımızda Belediye binasının hemen yanında bulunan Şehremaneti Kimyahanesi olarak bilinen binaya doğru yürüyelim. İstanbul İtfaiyesi’nin Fatih birimi olan burası 1923 yılında, belediye binası ile aynı üslupta inşa edilse de teşkilatın geçmişi 1871 yılına kadar uzanıyor. 1871 yılında yaşanan ve Beyoğlu’nu tamamıyla küle çeviren yangın sonrası Tulumbacı Teşkilatı’nın yenilenmesine karar verilmiş, bu kapsamda Viyana ve Budapeşte itfaiyelerini de kuran Kont Odön Szechenyi Sultan Aziz’in davetiyle bir yıllığına İstanbul’a gelmişti. Kont, birincisinden başlayarak meşrutiyet yıllarının en parlak siması olmuştu. 1874 yılında düzenli itfaiyecilik teşkilatını kuran kont hayatının tam 48 yılını burada geçirmekle kalmayıp 1877’de albaylığa, 1880’de tuğgeneralliğe, 1883’de de ferikliğe terfi etmiş görünüyor. Yaptığı hizmetlerden dolayı Osmanlı’nın en yüksek onur madalyası olan 1. rütbeden Osmaniye ve Mecidiye Nişanı’na, Büyük Altın ve Gümüş İmtiyaz Madalyası’na, Küçük Altın Liyakat Madalyası’na, Tahlisiye Madalyası’na ve de Bilim ve Sanat Madalyası’na layık görülen kontun adına tesis edilen müze Beşiktaş’ta Kılıç Ali Paşa Sarnıcı’nda bulunuyor. Paşa’nın aldığı nişanlar başarılı olduğunun göstergesi olsa gerek fakat öte yandan İstanbul yangınlarının şehri küle çevirmeye devam ettiği de tarihsel bir gerçek.

Bize İstanbul’un ev ve yangınlarını anlatan kaynaklardan birisi, Sultan Mahmud’un saltanatının sonlarına doğru Osmanlı’ya hizmet ederken Suriye’de Mısır Ordusu ile savaşan ve Osmanlı Ordusunun Kurmay Başkanlığını yapan Mareşal Helmuth von Moltke Paşa. Paşa mektuplarında İstanbul’daki evlerinin tamamının ahşaptan olduğunu, önce taştan bir temel atılıp üstüne direkler dikildiğini ardından ahşaptan bir kaplama yapılarak evlerin inşa edildiğini söylüyor. Görece hızlı olan bu inşa yönteminde duvar araları kerpiçle doldurulup, çatı da kiremitle kaplanınca ev kısa sürede tamamlanıyordu.

Aynı yıllarda Dersaadet’ten farklı olarak Beyoğlu’nda ise pencereleri demir kapaklarla donatılmış büyük taş binaların inşa edildiğini anlıyoruz. Fakat bu durumda da ısının şiddeti binaları bile hızla tutuşturmaya yettiği görülüyordu. Öyle ki, bahçe çevresindeki yapılardan tamamen bağımsız olan Fransa ve İngiltere sefaretleri dahi amansız yangınlardan kaçamamıştı. Bu tür yangınlar su ile söndürülemeyince, yangın yerine uzak olan evler yıkılır alevlerin yayılması bu suretle engellenmeye çalışılırdı.

Kimi zaman esen kuvvetli bir rüzgar bu çabaları da boşa çıkarır, zavallı felaketzedeler çoğunlukla canlarını zor kurtarır, eşyalarını kurtaracak vakit bulabilirlerse birazdan okuyacağınız örnekte olduğu gibi civardaki camilere yığarlardı. Ancak bu da her zaman mümkün olmazdı zira gece yarısı ‘yangın var’ diye acı bir bağırış duyulunca, yataktan fırlayan insanlar ne yapacaklarını şaşırır, yükte hafif ama değeri yüksek eşyalarını toplamak için acele edilse de merdivenler yüksek ve dar olduğundan, büyük eşyaları aşağı indirmek mümkün olmazdı. Olur da sokağa çıkarılsa dahi, kalabalık içinde ya ezilir ya da çalınırdı. Merdivenin çoktan tutuşmuş olduğunu görenler başka çare bulamayınca dama çıkar, dört bir yandan gelen alevler arasında kalıp çaresiz bir şekilde kül olurlardı.

Yangın ne kadar kolay çıkarsa, verdiği zarar da o kadar geniş olurdu diyor Molkte Paşa ilginç tespitinde. Sobanın çoğunlukla gayrimüslimlerin evinde bulunduğunu söyleyen Paşa, İstanbul halkının odalarını mangal veya tandırla ısıttıklarına işaret eder. Yangınların sıklığını da buna bağlar. Ev sahipleri, on veya on beş yıl içinde evlerinin yanma ihtimalini incelikle hesaba katarak, kira gelirleriyle sermayelerini bu süre içinde geri kazanmak isterlerdi. Dolayısıyla zavallı kiracılar, yangın durumunda en fazla zarara uğrayanlar olurdu.

***

Daha önce şehrin demografisine ait rakamlardan bahsetmiştik. Gelin şimdi o rakamların ışığında Meşrutiyet Dönemi boyunca yıl yıl yangınlara ve bu yangınlarda küle dönen bina sayılarına kısaca bakalım zira ilerleyen sayfalarda sıkça karşılaşacağımız semtler hakkında bir fikir sahibi olabilelim.

Meşrutiyet’in ilân edildiği 1908 yılının Ağustos ayında, Çırçır’da 1500 bina yanmış hemen akabinde sosyal dayanışmanın en anlamlı örneklerinden biri verilmişti. İlerleyen günlerde bu yangının sabotaj sonucu çıktığı tespit edilecek ve sorumluları yakalanacatı. Artık her yangından sonra sabotaj ihtimali akıllara geliyor, aşağıda göreceğiniz yangın yoğunluğu ve bıçak gibi kesilmesi bu düşünceleri destekliyordu. İlerleyen sayfalarda Eyüp ve Topkapı başlıklarında göreceğiniz üzere İstanbullu kendi güvenliğini kendi sağlamaya başlamıştı.

Aynı yıl Yeniköy’de 107, Arnavutköy’de 109, Yedikule’de 207 bina yandı. Adana olaylarının yaşandığı yıl olan 1910’da Meclis-i Mebusan olarak kullanılmaya başlanan Çırağan Sarayı alevlere teslim oldu. Görece sakin geçen bu yılı takip eden sene Aksaray’da tam 2400 bina küle döndü. Bu rakam birkaç sene sonra Ayasofya’da çıkacak yangında yanan binaların tam üç, Çırçır yangının ise neredeyse iki katıydı. Bunu Moda, Mercan, Kuzguncuk, Balat, Beyazıt, Kartal ve Mercan’da sayısı 800’ü aşan bina izledi. Birinci Balkan Savaşı’nın yılı olan 1912’de Sultanahmet Meydanı’nın bugünkü haline gelmesine neden olan Ayasofya yangınında 885 bina küle döndükten sonra Sultanahmet’te bir meydan açmak istediğini söyleyen dönemin şehremini Cemil Bey’i sorumlu tutanlara rastlamak mümkündü. Aynı yıl Tophane’de üç farklı yangında 300 civarı, Üsküdar’da ise 75 bina yanmıştı.

Edirne felaketinin ve akabinde Babıâli Baskını ile İttihat ve Terakki Partisi’nin tek parti iktidarının başladığı yıl olan 1913’de Ayasofya’da iki ayrı yangında toplam 170, Halıcıoğlu’nda ise 221 binanın yandığına şahit olunuyordu. İstanbul İtfaiyesinin kayıtlarında 1914’de kayda değer bir yangın görülmese de Çanakkale Savaşları’nın yaşandığı 1915’de Şehzadebaşı’nda 50, Cihangir ve Tophane’de 135 bina yanarken, 1916 ve 1917 yıllarında Hasköy 267, Kandilli 31, Kumkapı 296 ve Yenikapı 124 bina kaybetmişti.

1918 yılı Meşrutiyet’in en dehşetengiz yangını olan Cibali-Altımermer yangınında 7500 bina küle dönmüştü. Daha birinin külleri soğumadan diğerleri geliyordu. Yeniköy’de 80, Üsküdar’da iki yangında 310, Büyükdere’de 78 ve Vefa’da 500 bina yok olmuştu.

1919 yılında Kasımpaşa’da 381, Kuruçeşme’de 403, Üsküdar’da 63 ve Edirnekapı’da 570 bina içindeki tüm eşya ve hatıralarıyla beraber küle dönüyordu. 1920’de çıkan tek yangın bu sefer Nişantaşı’nda 65 binayı yakarken 1921’deki büyük Üsküdar yangınında 600, Beşiktaş’ta ise 80 bina yangına kurban gitmişti. 1922 Haziran’ında İstanbul’a gelen Solita Solano şehrin dörtte birinin yanmış vaziyette olduğunu aktarıyor.

Nur Bilge Criss’in, eserinin 48. sayfasında Üsküdar yangını ile ilgili paylaştığı bir haberde, valinin kesin sayıları 694 ev ve 31 dükkân olarak verdiğini ancak şehrin aşırı kalabalıklaşması nedeniyle evlerde oturan sayısının olağandan çok daha fazla olduğuna işaret ederek “Pek çok durumda, tek bir evde iki, hatta üç aile yaşıyor… Onun için, barınakları yanmış olanların sayısının, en azından 7.500 olduğundan, hatta bu sayının, büyük bir ihtimalle 10.000’i aştığından emin olabiliriz.” dediğini okuyoruz.

***

Peki böylesi bir durum yaşandığında başka nelere şahit olunuyordu biraz da yangınların bu yönüne bakalım. Bu yıllarda belediye başkanlığı yapan Cemil Bey’in hatıralarında Askeriye’ye bağlı olan İtfaiye Teşkilatı’nın derme çatma ve ilkel sayılacak araç ve gereçlerden oluştuğunu söyleyerek bunların yangınları söndürmek yerine birbirleriyle kavga edip, bağırıp çağırdıklarını yazıyor. Geçtikleri yerlerde -muhtemelen bugünkü siren sesi yerine- fazlasıyla gürültü çıkaran bu tulumbacıların birkaç kova su taşıyan araçlarıyla yangınlara müdahale edemediğini, etse de özellikle büyük yangınları durdurmaya güçlerinin yetmediğini de ekliyor.

Yangınların nasıl haber verildiğine dair ise Anadolu’dan gelip henüz İstanbul’un ağzını öğrenememiş mahalle bekçilerinin, ellerindeki sopaları kaldırım taşlarına vurarak, yüksek seste kendi şiveleriyle yangının yerini çoğunlukla yanlış duyurduklarını anlıyoruz. Aynı hatıralarda okuduğumuz haber verme ve alma yöntemlerine ilişkin ilginçlik, Beyazıt ve Galata kulelerine gündüzse çekilen bayrak geceyse asılan fenerler ile ellerinde mızraklarla hızlı hızlı koşan kırmızı elbiseli nöbetçilerin yangını haber vermek için şehrin her tarafına dağılmaları oluyor. Son olarak ‘Köşklü’ denilen kişilerden bahsederek yürümeye devam edelim. Bir yangının yerini doğru ve hızlı bir şekilde öğrenmek isteyenler -ki bunlar çoğunlukla sigorta şirketleri olurmuş- nöbetçi başlarına abone olurlar, bunlar da başta abonelere sonra paşa konaklarına ve resmi dairelere koşarak yangının yerini bu sefer oldukça doğru bir şekilde bildirirlermiş.

Şehrin neredeyse baştan aşağı yeniden inşa edilmesine neden olan yangınların götürdükleri kolayca yapılabilen ahşap evlerden çok içinde, bir daha geri gelmeyecek olan, o eşsiz göz nuru çeyizlik el işleri, bugün olsa müzeye koymanın gerekeceği halılar, adları artık hatırda kalmayan nice hattatların mushaf, kitap ve levhaların yanında takı ve mücevherlerdi.

Tanzimat’tan sonra şehirde türeyen yeni ‘bayağı’ adetlerden birisi de çoluk çocuk toplaşıp koşa koşa bu yangınları seyretmeye gitmekti. Üşümemek için yanlarına mevsimine göre buldukları örtü, battaniye ne varsa alıp bu geçmişin ve onun hatıralarının alazlar içinde küle dönüşünü izlerlerdi. Bunların arasında bazı beyler ve paşaların ispirto lambasının ışığında kendine kahve ısmarladıkları, çayı tercih edenlerin ise arabalarında semâver bulundurduğu da kulaktan kulağa konuşulanlar arasındaydı.

***

Yukarıdaki satırlarda da bahsettiğimiz üzere tulumbacılık hem bir amatör uğraştı ‘hem de bir yönüyle sporsuz İstanbul’un tek sporuydu’ deniyor Beş Şehir’in satırları arasında. Sürekli heyecana ve koşturmaya hazır, ‘civa’ gibi insanlardı ve birbirlerine karşı son derece vefalı olmaları herhalde en değerli yönleriydi. Tam da vefa demişken, bunun çok güzel bir örneği, Osman Cemal Kaygılı’nın Semâi Kahveleri adlı eserinde, XIX. yüzyıldan verilen bir örneği paylaşmak yerinde olur. Türk Edebiyat İsimleri Sözlüğüne göre 1895 yılında vefat eden meydan şairi ve âşık Çiroz Ali’ye dair anlattıklarını Tanpınar’dan dinleyelim;

‘Çiroz Ali verem imiş. Hastalık ağırlaşınca Bakırköy’deki dayısının evine tebdilihavaya gönderilmiş. Bittabii bütün tulumbacı koğuşları bu meşhur arkadaşın sıhhatiyle meşgulmüş. Öleceği günün gecesi Defterdarburnu tulumbacı koğuşu reisi İsmail Kâhya, bir şey olursa haber versin diye Bakırköy’e bir adam gönderir. Çiroz Ali sabaha karşı ölür. Haberci de bir kira beygirine atlayarak Defterdarburnu’na gelir ve Kâhya İsmail’e “Sizlere ömür!” der. O zaman Defterdarburnu’ndan iki yüze yakın tulumbacı Bakırköy’e hareket eder ve orada da bir o kadar meslektaşları ile birleşirler. Aralarında Hristiyan ve Yahudiler de bulunan tulumbacılar cenazeyi, bir saat on dakika gibi imkânsız bir zamanda açık ayak denen koşu şekliyle Bakırköy’den Eyüp Camii’ne indirirler. Bu hikâyeyi okuduğum günden beri Çiroz Ali’nin bütün şehri şaşırtan bir süratle arkadaş omuzlarında uçan tabutu, benim için Bayezıt yangın kulesinde her gece İstanbul’a uğradığı felâketleri haber veren o renkli fenerler ve köşklü sesleri gibi bir çeşit sembol oldu. Gerçekte, tulumbacı, mitolojinin ateşten doğan ve ateşte yaşayan semenderine benzeyen bir mahlûktu.’

Böyle dillere destan bir tulumbacı dayanışması dinledikten sonra bir de külhanbeyi nedir, nasıl tarif edilir bir de buna bakalım. ‘İstanbul’a mahsus o çok acayip ve süzme külhanbeyi’ tiplerinin bu felaketlerden sonra ortaya çıktığına işaret eden Tanpınar ‘Eski İstanbul nasıl bir tarafı ile yeniçeri ise Tanzimat’tan sonraki İstanbul’un bütün bir tarafı da az çok külhanbeyidir.’ diyor ve bunları o yıllarda izledikleri filmlerindeki (biz bugün mafya diyoruz) gangsterlerin ‘şüphesiz çok daha yumuşağı, hattâ medenisi ve zararsızı’ olduğunu ekleyerek ürettikleri İstanbul dilin orijinalliğine işaret ediliyor. Yeri geldiğinde ‘uysal, vefâlı, kendi aralarında çok disiplinli ve haddinden fazla zalim, namuslu kadına hürmetkâr, bir kere büyük tanıdığının karşısında daima boynu bükük, alabildiğine heccav ve komik, bayağı, teşkilât sahibi’ olan bu beylerin kimi esnaf olsa da balıkçı, kahveci ve dahi meyhaneci olanlarına rastlamak da mümkündü.

Türk sinemasında ‘Heyyyyt! Anamı kesen ben! Babamı doğrayan ben! Kız kardeşimi şişleyen gene ben! Ulan ben adamın gasilhanesinden girer şişhanesinden çıkarım! Ulan ben adamı kuşbaşı kuşbaşı doğrarım! Var mı lan bana yan bakan?!‘ diyerek sokaklarda nârâ atan külhanbeyleri popüler kültürümüzde de karşımıza çıkar. Suat Yalaz’ın çizgi romanı ‘Son Osmanlı Yandım Ali’ İstanbul’un işgal altında olduğu dönemde Mustafa Kemal Paşa ile kesişen yolda yaşadığı maceraları çizmiş, Mustafa Şevki Doğan ise 2007 yılında beyaz perdeye aktarmıştı.

Evsiz olmalarından dolayı yaşadıkları hamam külhanlarından adını alan bu grubun en saygın olanları destebaşı, üyeleri ‘kopuk’, gruplar halinde gezip haraçla geçindikleri için de ‘İt Alayı’ tabir edilir, kabadayılarının reisliğindeki tulumbacılarla giriştikleri sokak kavgaları İstanbul’un günlük, sıradan hadiselerinden sayılırdı. Silah olarak çoğunlukla bıçak taşıyan külhanbeylerinin Seyrekbasan Osman, Raconcu Cafer, Kavanoz Mehmet gibi haddizatında oldukça özgün lakapları, kendilerine has lisanları olan bu delikanlılar, geniş paçalı üstü dar pantalon, siyah yelek ve ceket üstüne Beyoğlu fesi giyer, gömleklerini bağırlarına kadar açıp arkasına bastıkları yüksek topuklu ayakkabılarıyla hatırlanırlardı.

Bu kitabın konusu olan II. Meşrutiyet yıllarında karıştıkları olaylar nedeniyle son safha huzursuzluğa neden olan külhanbeyleri, Cumhuriyet döneminde sosyal bir sorun olarak ele alınmış, 1930’lardan sonra yavaşça gözden kaybolmuş gelecek on yıl içinde ise tamamen ortadan kalkmıştı.

***

Tulumbacı ve külhanbeyi bahislerini böylece geçtikten sonra, ilerleyen sayfalarda kendisini tanıtacağımız Kemal Bilbaşar’ın, Bedoş adlı romanında muhtemelen Çırçır yangınını nasıl anlattığına kulak vererek yürümeye devam edelim.

Gece bekçisi yatsı namazından sonra asasını taşa vurarak gür sesiyle yangını haber verdiğinde Bayram Ağa odasında ney çalıyordu. Üfürmeyi bırakarak bekçinin sesine kulak verdi, dinledi. Yangın, bacanağının evi civarındaydı. Memduh Efendi’nin kendisine emanet ettiği baldızıysa küçük kızıyla evde yalnızdı: Ona yardıma gitmeliydi. Hemen kalktı, giyindi. Hediyesini gönderdiği halde Bayram Ağa henüz vakit bulup bacanağının evini görmeye gidemediğinden yolu bilmiyordu. “Bedoş kılavuzluk eder bana,” diyerek Fato Hanım’a, küçük kızı giydirmesini söyledi.

Bayram Ağa’yla Bedia sokağa çıktıklarında, baldırı çıplak tulumbacıların naralanarak koşar adımla geçtiklerini gördüler.

Biz de koşalım arkalarından enişte, anneciğimin imdadına yetişelim.” Bedia, Bayram Ağa’yı adeta sürükleyerek götürüyordu. İki sokak ileride yangının kül kokulu dumanı genizlerini yakmaya başladı. Köşeyi dönünce de uzaktan gökyüzüne kızıllığı vuran, sağa sola kıvılcımlar saçarak uğuldayan büyük yangını gördüler. Evleri yanan insanların acılı haykırışları, ağıtlı yakarışları açık seçik duyuluyordu. Hayriye Karakolu’na giden sokağın iki yanında, yangından kurtarılmış, gelişigüzel istiflenmiş eşyalar göze çarpıyordu. Bu eşyaların üzerinde oturan gecelik giysileriyle çocuklar, çarşaflı, feraceli kocakarılar ağlaşıp dövünüyorlardı.

Karakol meydanına çıktıklarında Bayram Ağa’nın bacaklarına sarılarak Bedia da ağlamaya başladı. Evlerinin yerinde dumanlar tüten kara bir heyuladan başka bir şey kalmamıştı. Yalımlar, rüzgârla savrularak yokuştan aşağıya doğru ilerliyordu.

Bizim güzel evimiz de yanmış enişteciğim, bizim güzel evimiz de. Oysa babam yanmasın diye evimizin duvarına levha asmıştı. Bu levhanın bulunduğu evlere yangın, alevden dilini uzatamaz, demişlerdi. Ama yangın levha mevha dinlememiş, yakmış kavurmuş işte her şeyimizi

Ne evimiz kalmış ne de o canım eşyalarımız. Nerden buluruz öyle marifetli masayı bir daha? N’apıcağız şimdi? Babam da yok burada. Acaba annemlere bir şey oldu mu?’

Bayram Ağa mendiliyle gözyaşlarını silerek Bedia’yı teselli etmeye çalıştı:‘

Ağlama more kızım. O evin ömrü okaymış. Napalım, Allah canınıza keder vermesin sade. Baban burda yok diye de üzme kendini. Ben varım ya. Siz hepiniz babanın emanetisiniz bana. Ne aç ne de çıplak bırakırım sizi. Annenlere de bir şeycik olmamıştır herhalde. Arayıp bulacağız onları helbet. Belki komşılar yardım etmiş, eşyanızı da kurtarmışlardır.

Sorup soruşturarak yaptıkları uzun aramalardan sonra Başo’yu medrese avlusunda buldular. Bedia’nın kocakafalı dediği Kastamonulu Recep, üç sarıklı arkadaşıyla koşup yardımlarına gelmiş, Başo Hanım’ı, üst katı yanmakta olan evinin karşısında, çaresizlik içinde ağlar bulmuştu. Dört medrese öğrencisi, yanmakta olan eve girmişler, ak sarıkları sıcaktan kavrularak, aşağı kattaki eşyalardan taşıyabildiklerini kurtarmışlardı. Aynalı konsol ile içindeki sofra takımları, örtüler, altı sandalye ile yemek masası, birkaç bakır tencereyle sahan bunlar arasındaydı. Mollalar, yağmadan korumak için eşyaları medrese avlusuna taşımışlardı.”

***

Evlerin çoğu ahşap olan İstanbul’da bir yangın çıktığı zaman yanındaki mahallenin durumu rüzgârın insafına bağlı olurdu. Yangınla örgütlü bir mücadele olmayan bu şehirde her mahallenin kendi küçük itfaiye ekipleri bulunduğunu, üstüne üstlük yangını söndürmekten çok ev sahipleriyle pazarlık yapmayı tercih ettiği görülürdü. Hal böyle iken yanına gidebilecekleri akrabası olmayanlar camilere sığınıyor, yangınzedeler ile savaşlardan kaçarak gelen sığınmacılar bir araya gelince, belediye ve sosyal hizmetler de yetersiz kalıyordu. Bir kaç yıl sonra işgal yıllarının sonlarına doğru yanan ev sayısındaki azalma nedeninin İstanbul’a gelen modern araçlar olabileceğinin ileri sürülmesi dikkate değer bir tespit gibi görünüyor.

***

Haliyle yangınların getirdiği külfetler sayısızdı. Mütareke döneminin en büyük sorunlarından birisi de bu yangınlardan sonra yaşanan konut ve fahiş derecede artan kiralar olmuştu. Bir binanın kirası bir oda için istendiği yıllarda yangın, yaşanan savaşlar ve göç etmek zorunda kalan insanlar yaralayıcı bir manzara ortaya çıkarıyordu. Bu manzarayı bize anlatan bazı köşe yazılarına geçmeden Hakkı Süha Bey’i tanımak gerekiyor; 1895’te Manastır’da doğan Hakkı Süha sadece ilk ve orta öğrenim görmüş yüksek tahsil olanağını bulamamıştı. Buna rağmen kendini geliştiren ve Çapa Kız Öğretmen, Fener Rum, Şişli Terakki ve 40 yılı İstanbul Erkek Lisesi’nde olmak üzere edebiyat öğretmenliğinin ardından 1957 yılında emekli olmuş ve altı yıl sonra vefat etmişti. Hakkı Bey’in öğrencileri arasında Sait Faik (Abasıyanık), Kenan Hulusi (Koray), Ercüment Behzat (Lav), Tarık Buğra, Zahir Güvemli, Alâattin Yavaşça gibi isimler bulunuyordu.

1920’den itibaren Vakit gazetesinde yazarlığa başlayan Hakkı Süha Bey’in, mütareke yılları boyunca aynı gazetede yayımlanan köşe yazıları Nuri Sağlam tarafından hazırlanarak 2019 yılında Kapı Yayınevi’nden ’İşgal Günlerinde İstanbul’ adıyla yayımlandı. Yazıları bize dönem İstanbul’u hakkında çok değerli bilgiler veriyor ki İstanbul’un Tarih Atlası’nda bu köşe yazılarından birkaç tanesini paylaşmayı yerinde olur. Bakalım 1921 Temmuz ayında Vakit gazetesinde çıkan köşe yazısında yaşanan durumu ve eleştirilerini bakın nasıl aktarıyor Hakkı Bey;

İstanbul’un ufukları barut dumanlarıyla kaplandığı o genel savaş günlerinden itibaren, bu güzel şehir bir felaketi daha yaşadı: büyük yangınlar. Birkaç yıl içinde, zavallı başkent tam 25 bin evinin alevlerle yok oluşuna tanık oldu. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, Çanakkale’de yıkıma uğrayan şehirlerin hayatta kalan sakinleri de İstanbul’a akın etti. Bu üç felaket bir araya gelince, önünde durulamaz büyük bir bela dalgası ortaya çıktı.

Bu süreçte İstanbul’da konut krizi gittikçe derinleşti ve sonunda bu ihtiyaç, yasal düzenlemelerle çözülmeye çalışıldı. Önceki mecliste uzun ve hararetli tartışmaların ardından kabul edilen ilk yasa, biraz baskıcı bir yöntemle oluşturulmuştu. Ancak diğer yanlış uygulamalar gibi, gerçeklerin karşısında fazla dayanamadı ve yürürlükten kalktı.

Aslında, bu yasa da ihtiyaçları karşılayacak nitelikte değildi. Hem ev sahipleri hem kiracılar hukuki dayanaklardan çok, kendi aralarında anlaşmayı tercih etmişlerdi. Hatta yasayı çıkaranlar bile zorunluluk karşısında bu yönteme başvurmuştu. İlk Konut Yasası, tam bir hayal kırıklığı olmuş ve sadece alay konusu edilmekten, toplumda ciddi bir uyumu sağlamak yerine küçümsenmekten öteye geçememişti.

Göçmen Akını ve Yeni Sorunlar

Ateşkes sonrası dönemde, hükümetin yetkileri doğal olarak sınırlı hale geldi. Bu dönemde ev sahipleri, yüksek sesle haklarının geri verilmesini, yasanın kaldırılmasını ya da değiştirilmesini talep etmeye başladılar.

Bir gün limanımıza, adeta bir insan seli gibi göçmenler doldu. Her gemi, binlerce insanı sahillerimize bırakıyordu. Ev sahipleri ise artık gece gündüz kazanç hırslarını daha da artırmaktan başka bir şeyle uğraşmıyor, bir odanın kirası için binanın değerine eş bir ücret istemekten çekinmiyorlardı. Kiracılar, en ufak bir itirazda bulunduklarında sulh mahkemelerine bir dilekçe veriliyor, kısa sürede çıkarılan bir kararla sokağa atılma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorlardı.

Bu adaletsiz durum fazla uzun sürmedi ve ikinci bir düzenlemeye ihtiyaç duyuldu. Ancak o zamana kadar yaşanan tüm felaketlerin izleri, ne yazık ki unutulup gitmişti.”

***

101 İSTANBUL’A GİRİŞ

0

Mekân – Zaman – İstanbul’un Özü – İstanbul’a Denizden Gelirken – Rumeli Yakası – Haliç ve Suriçi – İlk Şehir’den Dersaadet‘e – Üç Mevki; Eyüp, Galata, Üsküdar – İstanbul Ahalisi – Nizamnameler, Mahalleler – Meşrutiyet’in İadesine Kadar – Seçimler – Hayal Kırıklığı ve İstikamet.

Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer”

İstanbul’u böyle bir cümleye sığdırmak ister insan: kısacık, yalın ve iddialı. Peki gerçekten öyle midir? Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer mi İstanbul’un? Gerçekte nedir İstanbul, neresidir? Zor bir soru çünkü bugünkü İstanbul’un burasıdır diyebileceğimiz ne bir başı var ne de sonu.

Uçsuz bucaksız tepelerinde, sonu gelmeyen bir yapılar denizi misali çoğu üst üste yığılmış, kimi dip dibe yapışmış binaların arasından yağan yağmur toprakla buluşmuyor artık. Geçmişteki insanların yağmurda ıslanan toprağın kokusunu özlemek gibi bir derdi olmasa gerek. Kesin olan, ilerleyen satırlarda okuyacağınız üzere, insandan insana değiştiği gibi kuşaktan kuşağa da değişen çehresiyle İstanbul’un Meşrutiyet döneminde, bugün anlamakta zorlanacağımız sorunların olduğu idi. Toz.. toprak.. yangın.. türlü börtü böcek ve de sinekten kurtulduk evet, evimizin en temel ihtiyacı olan su için çeşmelere gitmiyor, sakaların yolunu gözlemiyor, zamanı öğrenmek için ne cami duvarına kazınmış güneş saatlerine bakıyor, ne okunacak ezanı ne de çalacak çanı bekliyoruz artık.

Tam da ‘zaman’ demişken insanın aklına Saatleri Ayarlama Enstitüsü gelse gerek. Eski zaman anlayışından yenisine geçerken yaşananları yer yer psikanalitik yaklaşımla ele alan eser ‘mutlâk’ iken ‘meşrûti’ olan monarşiden cumhuriyete geçişi zihnin içindeki akrep ve yelkovanın yer değiştirmesine benzetiyor. Kitabı eline alıp, sokak sokak bahsini ettiği yerleri arayıp bulası geliyor insanın lâkin artık ne o maddeden eser kaldı ne de mânâdan bir haber. Örneğin, evinin üzerinden Haşim İşcan köprüsü geçiyor şimdilerde. Adı sadece şehremaneti kayıtlarında kalan onlarca Mimar Sinan eseri yol, her biri bir heykel inceliğiyle işlenmiş mezar taşları müzelik oldu. Öyle denebilir ki zaman, bu şehirde önce saatleri, sonra evleri değiştirdi; en son dille oynadı: bir kelime eksildi, semt kimsesiz kaldı.

***

Şimdi semte geri dönelim. Nerede olduğumuzu kavrayarak gezimize başlayalım. Bunun için ilk adımı yine konumuz olan dönemde kullanılan tabir ve tariflerle atalım. Bu kavramlardan ilki ‘Nefs-i İstanbul’ olsun. Kubbealtı Lugat’ın anlamlarından birisini ‘Bir kimsenin kendi öz varlığı, öz benliği, kişiliği’ olarak tanımladığı ‘nefs’ kelimesini Nişanyan sözlüğü ‘ruh, benlik, can, kişi’ kelimeleriyle açıklıyor. Haliyle ‘nefs’ isminin ‘İstanbul’ ile birleşmesinden oluşan bu isim tamlaması da ‘İstanbul’un özü, benliği’ anlamına gelmekte. Velev ki “Nefs-i İstanbul”, bir haritadan çok vicdanda çizilen bir daire olsun; okuyanın kendi içine doğru açılan bir kapı niyeti ile.

Yıllarca Adalar Denizi’nden dönerken hissettiğimden bilirim; denizden yaklaşırken, şehire değil de sanki kendi talihine yanaştığını hisseder insan. Ufuk, sanki bir mimar gibi yarını çizer. Bu, kesinlikle dünyadaki siluetlerin en güzelidir ve -keder mi verir neşe mi bilinmez- sadece denizden bakınca görülür.

Geçmişte Konstantiniyye’nin, bugün Fatih Belediyesi’nin sınırlarını çizen sur çizgisinin içinde kalan yedi tepenin üstünde kurulu bu beldenin neredeyse dünyada dilleri adedince ismi çıkar karşımıza zira bu kentin dünyaca kabul görmüş gerek maddi gerekse mânevi boyutlarda hatırı sayılır bir değeri bulunur. Ondandır ki tarih boyunca daima arzu edilmiş, sahibinden kıskanılmış bir şehir oldu burası.

Öyle bir yer ki tarih boyunca Karadeniz’in gümüş, altın ve bakır yönünden zengin kıyılarına yol alan gemilerin, Adalar Denizi’nden (Ege Denizi) sonra Çanakkale Boğazı’nı geçerek ulaşmak zorunda oldukları Karadeniz’e çıkış yeriydi burası. Gelin bizler de öyle hayal edelim; Gelibolu’dan kuzeydoğu yönünde ilerleyip iki yarımadanın dudak dudağa geldiği Boğaziçi’nin güney yönünden girişi olan Sarayburnu açıklarına gelelim.

Sol yanımız Çatalca Yarımadası—biz ona ezelden “İstanbul” deriz—sağ yanımız Kocaeli—“Karşı” deriz kısa yoldan. İlk şehir mi? Kimi kaynakların dediği gibi evet: Karşı yakada, bugün Kadıköy dediğimiz Chalcedon, bakırın, tuzun, rüzgârın talep gördüğü çağlarda kurulmuş eski bir yurt. Burası, Asya yakasının en güneyinde, Demir Çağı’nın sonlarına doğru talebi artan -isminin de geldiği- bakır madeni yönünden zengindi. Kuruluşu milat denilen yıldan yedi yüz yıl kadar öncesine uzandığı konusunda hemen herkes hemfikir görünmektedir.

Fakat hikâyenin ağırlığı çok geçmeden üçgen yarımadanın ucuna kayar: Haliç—eskilerin “Altın Boynuz” dediği girinti—karaya neredeyse altı kilometre sokulur; Galata ve Okmeydanı sırtları poyraza siper olur; balık sürüleri Boğaz’ın Avrupa kıyılarını yalayarak girer ve ağların içine düşer. Galata Köprüsü’nün ayağında, dünyadaki en bereketli on oltadan biri sallanır.

Sarayburnu’ndan bu sefer sola doğru batıya bakalım ve Çatalca Yarımadası’nı görelim. Bu yarımadanın en güneyinde üçgen şeklinde bir yarımada daha bulunur ki varlığını, karanın içine doğru yaklaşık altı kilometre giren, kuşbakışı bir boynuzu andırdığı için eskilerin ‘Altın Boynuz’ dediği Haliç’e borçludur. Burası dört elementten suyun hafızası olsa gerek: tıpkı her gün aynı ışığı giydiği, her akşam başka bir hikâyeyi sakladığı gibi de saklanır.

Bu mevki ile Marmara Denizi arasında kalan üçgen şeklindeki bu yarımada az önce bahsini ettiğimiz ‘Nefsi istanbul’a ev sahipliği eder. Burası ne maden ne de su yönünden zengin değildir. Değildir belki fakat az önce bahsettiğimiz balıkların Karadeniz yönünden gelirken içine girmek zorunda kaldığı Haliç, hesapta olmayan bir zenginlik ile eksiğini telafi eder gibidir. Venedik’teki gibi yüzlerce kanal yoktur belki fakat bölgeye hakim olan poyraz rüzgarına karşı dizilmiş Galata ve Okmeydanı sırtları güvenli bir doğal liman hediye eder Argos gibi gemilere.

***

İsimler değişir, fakat şehrin talihi hep aynı kapıda bekler: giren, biraz eksilir; kalan, biraz çoğalır. Şehirler arasında belki de en çok vereni burasıdır.

Bu mevkideki ilk şehir, işte bu iki tarafı suyla çevrili üçgen şeklindeki yarımadanın en ucundaki tepeye kurulmuş derler. Roma ile yaşıt ve dahi sonraları halefi olacak bu ilk şehirin Cağaloğlu Kız Lisesi’nin altında görünen ve muhtemelen Septimus Severus dönemine ait olduğu düşünülen -bugün de görülen- kalıntılara kadar uzandığı söylenir.

Büyük Konstantin döneminde ise Roma İmparatorluğu’nun başkenti olmasıyla Cerrahpaşa Esekapı’dan Kızılelma – Akdeniz ve Haliç caddeleri istikametini takip ederek Cibali’ye kadar genişleyen yerleşim, yaklaşık bir asır sonra bugünkü sınırına yani Ayvansaray-Yedikule çizgisine ulaşmış görünür.

Beşinci yüzyılda tamamlanan haliyle yirmi kilometreden fazla uzunluğa sahip olan bu surun içine ‘Konstantiniyye’ isminden başka onlarca daha isim verildiğinden bahsetmiştik. Kimi açık kaynaklar modern anlamda bir şehir yönetim modelinin Kırım Savaşı sırasında müttefikimiz olan İngiltere ve Fransa’nın telkinleriyle gündeme geldiğini yazıyor.

Bu konuya gelmeden hemen önce bir kelime daha öğrenelim. 1854’te hazırlanan nizamnamede bahsini ettiğimiz Suriçi’nde kalan kısıma ‘Dersaadet’ isminin verildiğini biliyoruz. Kubbealtı farsça ‘kapı’ anlamına gelen ‘der’ kelimesinin ön ek olarak kullanılması halinde ‘içinde’ anlamını verdiği yazıyor. Aynı sözlük ‘saadet’ kelimesini ‘esenlik, mutluluk’ olarak da açıklıyor. Bu birleşiminden çıkan sonuç ‘içinde esenlik ve mutluluk bulunan [yer’in] kapısı’ gibi çok anlamlı bir mânâ haliyle. Şehrin bu ismi, okuduğunuz bu çalışma içinde yahut yaptığımız alıntılarda sıkça gözlerimizle buluşacak.

Aynı nizamnamede -belki daha da eskiden- sur dışında kalan kesimde bulunan üç mevkiye üç belde anlamına gelen ‘Bilâd-ı Selâse’ denmişti. Arapça ‘şehir, memleket, diyar’ anlamına gelen ‘Beled’ kelimesinin (‘Belde’ ve belediye kelimeleri de aynı köktendir) çoğulu olan ‘Bilâd’, ‘üç’ anlamına gelen ‘selase’ ile birleşerek, Eyüp, Galata ve Anadolu yakasında Üsküdar’a karşılık geldiği görülür. Tam da bu noktada Üsküdar’ın bir dönem Kastamonu vilayetine bağlı olmasının bize ilginç gelmesi oldukça doğaldır çünkü olacak iş gibi görünmez.

***

Eski İstanbul, Türkler başta olmak üzere diğer Müslüman unsurların da beraber oturdukları Beyazıt, Aksaray, Unkapanı, Fatih, Şehremini, Eyüp ve Kasımpaşa semtlerinden oluşuyordu. Yahudilerin çoğunlukta karşı kıyıdaki Hasköy’de ve Suriçi’nde Balat’ta yerleştikleri görülüyordu. Rumlar, Pera’da ve Rum Patrikhanesi’nin bulunduğu Fener’de yaşarken Samatya ve Kumkapı hatırı sayılır Ermeni semtleriydi. Yahudilerin başhahamlık binası Sirkeci’de idi. Ermeni Patrikhanesi hâlâ Kumkapı’da.

Eski İstanbul’un karşısında, Haliç’in diğer yanındaki Pera, İstanbul’un iş merkeziydi öyle ki Crédit Lyonnais, Osmanlı Bankası ve Selânik Bankası gibi yabancı bankaların şubeleri burada bulunurdu. Şehrin geri kalanından bambaşka bir dünya olan burası, adeta bir Avrupa şehriydi. Haliyle elçilikler, diplomatlar, yerli yabancı iş adamlarına burada rastlanır idi.

Cânım Boğaz’da ise iki yakanın kıyılarına, kimi inci gibi dizilmiş kimi aşı kırmızısı yalılar, hanedan sarayları ve yabancı elçiliklerin yazlık konutları sıralanıyordu.

***

1855 yılında yürürlüğe giren nizamnameyle mahalle düzenlemesinde de köklü değişiklikler yapıldığına şahit olunur. Yeni sistemde sur içinde mevcut nahiyelerin sayısı azalarak belediye dairesi kimliğine büründüğü görülür.

1868 yılında yürürlüğe giren Dersaadet İdare-i Belediye Nizamnâmesi İstanbul’u Ayasofya, Aksaray, Fatih, Eyüp, Kasımpaşa, Beyoğlu, Beşiktaş, Mirgun(Emirgan), Büyükdere, Beykoz, Beylerbeyi, Üsküdar, Kadıköy ve Adalar olarak ondört belediyeye ayırmıştır.

Yine, bu rehberin kapsamını oluşturan yıllara gelene kadar 1871 ve 1878 yıllarında da dönemin ihtiyaçlarına göre düzenlemeler yapıldığı dikkati çeker. Örneğin, konumuz olan 1908 sonrası düzenlemeleri Atatürk Kitaplığı’nda henüz tasnif edilmemiş matbu bir listeden elde eden Canatar, Suriçi İstanbul’unda 298, tüm İstanbul’da 524 mahalle bulunduğunu aktarmış. Balkan Savaşları ile Birinci Dünya Savaşı’nın arasında bulunan 1913 yılında, İttihat ve Terakki Partisi’nin tek parti rejimi altında yönetilen İstanbul’da şubeler ve bağlı olan mahalle sayıları; Beyazıt’ta 131, Fatih’te 215, Beyoğlu’nda 111, Yeniköy’de 30, Anadoluhisarı’nda 24, Üsküdar’da 37, Kadıköy’de 11, Adalar’da 11 ve son olarak Makriköy’de (Bakırköy) 8 olarak kaydedilmişti.

İstanbul’un işgal altında olduğu 1922 yılına ait bir belgede ise İstanbul, Üsküdar ve Beyoğlu olmak üzere mutasarrıf eliyle idare edilen üç livadan oluştuğu görülüyor. 1922 tarihli bir başka belgeye göre ise İstanbul merkezinde 19 şubede 353, Üsküdar’da 8 şubede 67 ve Beyoğlu’nda 15 şubede toplam 145 mahalle bulunuyordu. İşgal dönemine ilişkin yazılan en temel eserlerden birinin sahibi olan Criss, 1920 yılında İstanbul’da 560.434 Müslüman, 384.689 Rum, 118.000 Ermeni ve 44.765 Yahudi olmak üzere 1.200.000 nüfus bulunduğunu söyleyen bir kaynağa yönelik değerlendirmesinde; azınlık sayıları sinagog ve kiliselerden elde edilirken, müslüman nüfusun 1900’de yapılan son resmi nüfus sayımının projeksiyonu sonucu elde edildiğini düşünür görünüyor.

***

‘Nizâm-ı Cedîd’in ürperten yeniliği,

Vak‘a-i Hayriyye’nin keskin bıçağı,

Tanzimat ve Islahat’ın devlet diliyle yazılmış vaadi…

öte yandan “erken” diyen akıl,

“önce mektep” diyen ihtiyat.’

Önce Nizâm-ı Cedîd, Sened-i İttifak, Tanzimat ardından Meşrutiyet nihayetinde Cumhuriyet’e uzanan bir dönemi kapsıyor bu yıllar.

Fransız Devrimi’nin etkileri, Sultan Selim döneminde başlanan Nizâm-ı Cedîd reformları ile kendisini göstermiş, ciddi bir direnişle karşılaşan iktidar çareyi Yeniçeri Ocağını tamamen ortadan kaldırmakta bulmuştu. 1839’da Tanzimat, 1856’da Islahat Fermanları ile Cumhuriyet’e giden sürecin adımları atılırken, yeni düzenlemeler karşıt kutubunu da yaratacak idi. Bir de üçüncü denebilecek bir yol, Âli ve Fuat Paşaların izlediği çizgiye denk geleni vardı ki buna göre istenen reformlar için henüz erkendi. Bunun için öğrenime, eğitim için de zamana ihtiyaç vardı.

Tanzimatçılar, dönemin etkin düşünürleri Montesquieu ve Rousseau gibi isimlerin kavram dünyasını belirlediği Fransız Devrimi kazanımlarını benimseyen bir ekip 1860’lı yıllarda Yeni Osmanlılar adıyla kendini göstermeye başladı. Tanzimat reformlarının yetersizliği düşüncesinde ittifak etmiş devlet adamlarından oluşan isimler, tarihimizin ilk anayasasını hazırlayarak, 23 Aralık 1876 tarihinde başlayan parlamenter sistemin de kurucuları oldu.

Dönemin sembol isimlerinden en önde geleni Midhat Paşa idi. Kimine göre yaptığı yanlış hesaptan kimine göre haddinden fazla sahip olduğu özgüvenden dolayı, büyük bir yenilgi ile biten 93 Harbi’ne neden olmuştu. Sonrasında bunun bedelini bir yıl bir ay süren çiçeği burnunda anayasal rejim ödeyecekti.

Kanun-i Esasi askıya alındı. Bunun izleyen süreçte ustaca yönetilen kontrol ve istihbarat faaliyetleri ile 1897 yılında kazanılan Yunan Savaşı’nın getirdiği olumlu hava rejimin elini güçlendirmiş görünse de muhalif hareket kısa sürede toparlanacaktı. “Hürriyet, Musavat (Eşitlik), Uhuvvet (Kardeşlik)” kelimelerine kardeş gelen “Adalet” düşünceleri Yıldız iktidarı boyunca gündemden düşmüş gibi görünse de gerçekler oldukça farklıydı.

***

İleride karşımıza ilk Meclis-i Mebusan başkanı olarak çıkacak Ahmet Rıza 1889’dan beri Paris’te, Hoca Kadri Kahire’de ve Abdullah Cevdet ise Cenevre’de muhalefete devam ediyordu. İttihad-ı Osmanî Cemiyeti’nin, 3 Haziran 1889 tarihinde İstanbul’da İbrahim Temo, İshak Sükûtî, Abdullah Cevdet ve Mehmet Reşit adlarında dört Askerî Tıbbiye öğrencisi eliyle kurulmuştu. 1895 yılında Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alan hareket mensuplarının talepleri basit idi; Kanun-i Esasi’sinin yeniden yürürlüğe konması ve Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın yeniden açılması konularında aynı düşünceleri paylaşıyorlardı.

Başlangıçta Osmanlı milliyetçiliği çizgisinde, ‘unsurların birliği’ idealini benimseyen hareket, ilerleyen yıllarda, Türk milliyetçiliğine dönüşecek olan ittihatçılığa evrilecekti. 1895’de yaşanan Ermeni olayları sonrası alınan jurnallerle soruşturulan örgüt mensuplarının bir kısmı Trablusgarp ve Fizan’a sürülürken bir kısmı da yurt dışına kaçmıştı. Bir süre sonra, 4 Şubat 1902’de Paris’te başlayan, başkanlığını Prens Sabahattin’in yaptığı Birinci Genç Türkler Kongresi, diğer adıyla Osmanlı Hürriyetperveran Kongresi için bir dönüm noktası oldu. Ermeni örgütlenmelerinin yanı sıra Arap, Rum, Kürt, Çerkez, Arnavut ve Yahudi üyelerin de katıldığı bu kongre sonucunda ‘dış müdahale olmadan arzu edilen reformları gerçekleştirmenin mümkün olmadığı’ konusunda anlaşıldığı görülecekti.

***

Aynı yıllarda bir subay, Sirkeci’de bir evden Bekirağa hücresine; oradan Şam’ın tozuna uzanan kısa bir çizgi çizer: Vatan ve Hürriyet’in çekirdekleri Selânik’te, Yafa’da, Kudüs’te filizlenir. 1902’de teğmen karşılığında Mülazım-ı Sâni, ertesi yıl da üsteğmen dengi Mülazım-ı Evvel rütbesini alır. 1905’de Sirkeci’deki bir evde arkadaşları ile beraber kalırken gözaltına alınır ve namı ile meşhur Bekirağa Bölüğü’nde iki ay kadar kalır. Yıldız’da sorgulanır. Şansı yaver giden Kolağası Mustafa Kemal Şam’daki V. Ordu’ya tayin edilmesi üzerine “biz bu çöle gider ve orada yeni bir devlet kurarız” dediği günler yaşanmaktadır.

1905’in 21 Temmuz’unda Yıldız Suikasti gerçekleşir. Ekim’de Japonya ile girilen savaşın doğal bir sonucu olarak Rusya’daki mutlak rejim çöker ve meşrutiyet ilan edilir. Ertesi yıl, 1906’da Şam’da kurulan Vatan ve Hürriyet Cemiyeti Selânik, Yafa, Kudüs ve Beyrut’ta örgütlenirken Ağustos ayında İran’da meşrutiyetin ilan edildiğine şahit olunması umutları daha da yeşerecektir. 1907 yılına gelindiğinde İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Osmanlı Hürriyetperveran Cemiyeti Selânik’te birleşmiş ve Aralık ayındaki II. Jön Türk Kongresinde ise geleceği büyük ölçüde belirleyecek olan ihtilalci araçların kullanılmasını kabul etmişti.

Kolağası Mustafa Kemal’in Üsküp-Selânik arasındaki demiryolu müfettişliğine geldiği esnada yapıldığı duyulan Reval Görüşmeleri gündeme bomba gibi düşmüş, Rusya’ya, Balkanlar ve Boğazlar çevresinde tam kontrol, İngiltere’ye ise denizaşırı sömürgelerini güvence altına alma fırsatı sunan bu süreç ile İran ve Afganistan sınırları yeniden belirlenmeye başlanmıştı. Makedonya’da ıslahat yapılması kararlaştırılmış, Mısır, Güney Sudan ve Irak İngiltere’ye kalmıştı. Tüm bu olan bitenler ise Jön Türkler’in popülerliği arttırmış ve bu da Osmanlı ile Almanya’nın yakınlaşmasına neden olmuştu.

3 Temmuz 1908’de Resneli Niyazi’nin peşinde iki yüz asker ve bir o kadar sivil dağa çıktı. Firzovik demiryolu inşaatından rahatsız onbinlerce kişinin toplanması, Üsküp Kalkandelen, Gostivar, Mitroviçe, Priştine ve Yeni Pazar’dan gelen yüzseksen imzalı telgrafı izleyen onlarca telgraf üzerine Sadrazâm Avlonyalı Ferit azledildi ve yerine Sait Paşa getirildi. Ertesi gün 22 Temmuz’da Müşir Tatar Osman Paşa Resneli Niyazi tarafından kaçırılsa da ertesi gün dağdan iner ve paşa serbest kalır. Ay sonunda Tophane Müşiri Zeki Paşa görevinden alınınca olaylar çorap söküğü gibi birbirini izleyecektir. Restorasyon denilen bu dönemde İttihat ve Terakki Fırkası ile liberal görüşlü Ahrar Fırkası’nın öne çıktığı görülür. Ekim ayı başında Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi gündemde bomba etkisi yaratır.

Birazdan değineceğimiz üzere yaşanan seçimler sonrası seçilen meclis üyeleri, Şeb-i Arus günü olan 17 Aralık 1908’de, Dârülfünun binasında Ahmet Rıza Bey başkanlığında yasama yılına başlar. Biz de bu çalışmada esasen bu noktadan Cumhuriyet’in ilanına kadar geçen süreyi konu alacağız.

***

Arapça şart kökünden türetilen bir kavram olan meşrutiyet, Osmanlı siyasi yazınında “anayasalı ve meclisli saltanat-hilâfet rejimi” karşılığında kullanılıyor ve üzerine yapılan tartışmalar yüzyıl başına kadar uzanıyordu. Dünyanın en erken örneklerinden biri olmasının yanında en kısa ömürlü parlamentosu olarak da hatırlanan bu meclis, 23 Aralık 1876’da yürürlüğe giren Kānûn-ı Esâsî (Anayasa) gereği Meclis-i Umûmî (Genel Meclis) ve Meclis-i Âyân (ileri gelenler, eşraf meclisi) adında iki meclisten oluşuyordu.

Bunlardan Meclis-i Umumi olanının üyeleri halkın erkekleri tarafından seçilirken Meclis-i Âyân’ın üyeleri padişah tarafından atanıyordu. En kısa ömürlü parlamento denmesinin nedeni ise az önce değindiğimiz gibi; Anayasa’nın ilân edildiği 23 Aralık 1876’dan -konumuz olan yılların başlangıcı olan 1908 yılına değin- tatil edildiği 13 Şubat 1878 tarihine kadar sadece on dört ay yaşamasaydı. Sizce de bu durum, dünyanın en kısa ve en eski ikinci metrosunun bizde oluşuyla da manidar bir benzerlik göstermiyor mu?

***

İkinci Meşrutiyet esasen birincisinin iadesi olduğundan birbirinden ayırmak çok mümkün olmayacak. İlerleyen sayfalarda bu ilk dönemin önde gelen isimleriyle de tanışmadan önce üzerinde anlaşılamayan noktalara açıklık getirmek yerinde olur.

23-24 Temmuz 1908’de başlayan iade sürecinin başlangıç tarihi de tartışmalıdır zîra nereden bakıldığında göre değişir. Üstelik, söz konusu olan Meşrutiyet Dönemi’nin ne zaman bittiği konusu da tartışmalıdır. Bu tarihi Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı 1918 Ekim’i gösterenler bulunduğu gibi, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun yürürlüğe girişini yahut saltanatın kaldırıldığı 1922 Kasım’ında bittiğini düşünenlere de rastlanır.

Bu kitabın yazarı ise söz konusu dönemin bitişini Meclis’in tasfiye edildiği 11 Nisan 1920 olarak kabul etmenin doğru olacağını düşünüyor. Madem Meşrutiyet meclis demek o halde 11 Nisan 1920 İkinci Meşrutiyet’in sonu kabul edilebilir. Bu yaklaşım tarihçi Mahmut Goloğlu’nun 1970 yılında yayımlanan Üçüncü Meşrutiyet Birinci Büyük Millet Meclisi / Milli Mücadele Tarihi adlı eserinde, 23 Nisan 1920 – 29 Ekim 1923 arasında yaşandığını öne sürdüğü “Üçüncü Meşrutiyet” tanımıyla da uyumlu görünüyor.

***

Meşrutiyet’in iadesi sonrası -haliyle- seçimler gündeme gelmişti. Dönemin şartları dikkate alındığında sürecin uzun bir zamana yayılacağı anlaşılıyordu. Seçim süreci halihazırda var olan usule göre, gereken niteliklere sahip üyelerin seçilip bildirilmesini öngören genelge ile başlamıştı. Hazırlıklar tamamlanmış ve İkinci Meşrutiyet döneminin ilk genel seçimleri 1908 yılının Kasım ve Aralık aylarında gerçekleşmişti.

İstanbul’da seçim daireleri Üsküdar, Kadıköy, Anadoluhisarı, Beykoz, Yeniköy, Tarabya, Büyükdere, Arnavutköy, Hasköy, Beşiktaş, Beyazıt, Samatya, Eyüp, Beyoğlu, Beylerbeyi, Doğancılar, Makriköy (Bakırköy), Şile, Gebze ve Kartal’da bulunuyordu. Bu belediyelerin meclis üyeliklerine seçilen kişiler kendiliğinden İstanbul Heyet-i Teftişiyesi’ni oluşturacaktı. 18 Kasım’da başlayan ikinci seçmenlerin (milletvekillerini seçecek delegelerin) belirlenme süreçleri ayrı ayrı kutlanıyor, seçim sandıkları törenle sokaklarda dolaştırılarak yerlerine teslim ediliyordu.

Şimdi, gelin öyle bir İstanbul hayal edelim ki halk askeri bando eşliğinde vatan şarkıları söyleyerek kutlamalar yapsın, Türk, Rum, Ermeni ve Yahudi çocuklar, gençler, yaşlılar ellerinde Osmanlı bayraklarıyla sokaklarda dolaşıyor olsun. Bu kalabalığın ortasında kurdele ve bayraklarla süslenen seçim sandığı baş üstünde taşınsın.

İşte Fatih’te de böyle olduğunu anlıyoruz dönemin gazete sayfalarından. Ellerinde bayraklar ve bando eşliğindeki halk, seçim sandığını alayla önce Harbiye Nezareti’ne oradan da İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne götürmüştü. Yürüyüş sırasında vatan ve hürriyet şarkıları söylendikten sonra bu binada bulunan Fatih Belediyesi’ne gelerek -ki bu bina birazdan yerini göreceğimiz Letafet Apartmanının karşısında bulunuyordu- sandığı teslim etmişlerdi.

***

Meşrutiyet devrinin en zor günleri hiç kuşkusuz 29 Eylül 1911’de Trablusgarp’ta, İtalyan Krallığı’nın eliyle başlamış, Balkanlar’da daha üç yıl önce el birliğiyle ilan ettikleri meşrutiyeti paylaştıkları halkların açtığı savaşlarla devam etmişti. Bazı tarihçiler Balkan Savaşları’nın, İtalya Krallığı’nın Trablusgarp’ta istediği başarıyı elde edememesi üzerine Osmanlı Devleti’ni zorda bırakmak amacıyla tahrik ettiğini iddia ediyordu. 1912 Ekim ayında başlayıp 10 Ağustos 1913’e kadar dört devlete karşı sürdürülen bu savaşların -kelimenin tam anlamıyla- yıkıcı etkileri olduğu tartışmasızdır. Maddi anlamda yaşanan büyük toprak kayıpları ve sonrasında yaşanan göçler insanları yıllarca sürecek bir yoksulluğa sürüklerken manevi anlamda ise Osmanlıyı oluşturan birbirinden farklı milletlerin birliğine duyulan inancın bir daha var olmamak üzere sarsılıp yerle yeksan olmasına, ‘Türkün Türkten başka dostu yoktur’ düşüncesinin doğmasına yol açacaktı. Kısaca Meşrutiyet, yeniden doğduğu toprakları alıp götürecek, kısa bir süre sonra ise Osmanlı’nın ikinci başkenti Edirne bile elden çıkacaktı.

***

Bu hazırlık aşamasından sonra İstanbul’un Meşrutiyet Atlası’nın bu ilk gezisine Saraçhane meydanından başlamalı.

‘Neden Yeşiltaş’ın orası değil de burası?’ diye soranları duyar gibiyim.

Bunun nedeni, önsözde andığımız “Esaret Yıllarında İstanbul” turlarının Fatih etabının başlangıç noktası olmasıdır zira İzmir’in işgaline yönelik ilk mitingler burada gerçekleşmişti. Üstelik meşrutiyet yıllarında yaşanan çok değerli bir dizi olayı bizlere hatırlatmak için yapılan bir anıt da buradaydı.

O turlarda rotamız burada okuyacağınızdan daha kısaydı ve haliyle üç dört saat içinde yürüyerek bitmesi planlanan güzergâhımızı Saraçhaneden başlayarak Şehzadebaşı, Vezneciler, Beyazıt Meydan yapıları, Divanyolu, Sultanahmet, Gülhane ve Sirkeci şeklinde düşünmüştük.

1876’ya nadiren uzansak da başlangıcını Meşrutiyet’in iadesinden aldığımız bu çalışmada yine Saraçhane’den başlayalım. Cevdet oğlu Cemal’in eşliğinde bu sefer Fatih yönüne yürüyelim, önce Fener ve Cibali’ye uğrayalım. Kılıç Alaylarının şehre giriş kapısı Edirnekapısı’na, ardından Eyüp’e varalım. Rami ve Davutpaşa’dan devamla Zeytinburnu ve Bakırköy üzerinden Yeşilköy’e, bir süre orada vakit geçirdikten sonra bu sefer bir trenle Yedikule’den sur içine dönelim. -Nasip olursa- sırasıyla Topkapı, Şehremini, Haseki, Aksaray, Şehzadebaşı, Vezneciler, Beyazıt, Çemberlitaş, kısmen Gedikpaşa, belki Kumkapı, ama muhakkak Divanyolu, Kapalıçarşı, Cağaloğlu, Babıâli, Nuruosmaniye, Yerebatan, Sultanahmet, Soğukçeşme, Gülhane, Sarayburnu, Sirkeci, Eminönü üzerinden Galata Köprüsü üzerinde bu cildi tamama erdirelim.

103 ÖNCE MAHALLEYİ TANIYALIM

0
İSTANBUL’UN TARİH ATLASI’NI NASIL OKUMALI?

ÖNCE MAHALLEYİ TANIYALIM

Cevdet oğlu Cemal’in mahallesi Saraçhane’de iki bakla bir nohut evlerin arasında, altında nelerin saklı kaldığından kimsenin haberi olmadığı Elagöz Mehmet Efendi Cami bulunurdu. Bunun çevresinde vakti zamanın Şehremaneti Kimyahanesinde Kont Odön Szechenyi’yi, Paşa Helmuth von Moltke’yi anıp şehirdeki değişmeyen neredeyse tek olgu olan yangınları konuşalım zira padişahlar değişti, hükümetler düştü, İstanbul işgal edildi ardından kurtuldu fakat değişmeyen tek olgu İstanbul’un yangınlarla başının -kelimenin tam anlamıyla- belada olduğuydu. Bu yangınlarda şahit olunanları, tulumbacılığı ve dahi külhanbeylerinin hikayelerini dinlerken arada Bedoş’tan kısa alıntılarla yangınların getirdiği külfetleri dinleyelip Hakkı Süha Gezgin ile tanışalım.

İstanbul’un içinde yapacağımız bu yürüyüşten önce dönemin şehrini anlamak adına Cevdet oğlu Cemal’in mahallesine bir prototip niyetiyle göz atalım. Meşrutiyet yıllarında, Saraçhane Meydanı’nda durup karşı yöne (güneye) doğru baksaydık, metaforlarla dolu Sahnenin Dışındakiler adlı eserde Elagöz Mehmet Efendi olarak anılan Karagöz Mehmet Efendi Camisini görebilirdik. Romanın kahramanı Cemal’in oturduğu bu semtin profilini ve İstanbul’un son elli yılında hangi aşamalardan geçtiğini nasıl anlattığına kulak verelim; Cevdet Bey’in oğlu Cemal, dedesinin bu mahalleye Kırım Muharebesi sonrası geldiğini, Sultan Aziz devrinin belli başlı iki veziri olan Şirvanizade Rüştü Paşa ile Mithat Paşa’ya komşuluk ettiğini söyledikten sonra evlerinin bir sokak arkasında oturan Giritlilerin de hemen hemen aynı yıllarda geldiğini ekliyor. Kendilerinden daha eski olan yanı başlarındaki evin, anne tarafından Zagreb ayanı Selim Paşa’nın torunu olan İhsan Beylere, aynı şekilde arka sokaklardan birinde oturan Moralıların da Sultan Mahmut devrinde mahalleye geldiklerini ve eski konakları oturulacak durumda olmadığı için yıktırıp 1909 sonlarına doğru yeniden yaptırdıklarını ifade eder.

Her roman biraz gerçektir ifadesini aklımızda tutup devam ettiğimizde Baba Cevdet Bey’in, mahalleye son devrin getirdiği en büyük değişikliğin yeniden yapılan evlerin ölçüsünde yaşandığını işitiyoruz. Bu dönemde, İmparatorluk küçüldükçe orta sınıf şehirli evleri de küçülür, hizmetçileri azalır. Bu nedenle, o üçüncü devirde “konak yavrusu” denen evleri tercih etmeye başlayan ev hanımları Meşrutiyete doğru ‘kutu gibi’, ‘iki bakla bir nohut’ ya da ‘idare etmesi kolay’ tabirleriyle tarif edilen ölçüdeki evleri tercih eder görünürler. Mahalle asıl şeklini Balkan Muharebesi sonrası alır. Meşrutiyet’in iadesiyle birlikte yaşanan pek çok değişikliğin arasında Sultan Hamid’in paşalarının artık şehir içinde oturmamaları, yeni tayinlerle birçok mahallelinin dışarıya giderken, görevleri sona eren pek çok insanın da İstanbul’a döndükleri sayılır.

İşte, bizim de bu kitapta konumuz olan yıllarda, mahalleye, isimleri gazetelerde sıkça anılmaya başlanan bazı ikinci dereceden İttihat ve Terakki üyeleri ile Hareket Ordusu’nun birkaç subayının taşındığı fakat hayatlarının şöhretleri kadar parlak olmaması nedeniyle mahallelinin bu yeni devrin sahiplerine pek bir ilgi göstermediği anlaşılır.

SONRAKİ YAZI: ŞEHRİN SIRADANLAŞAN FELAKETİ

Solda Karagöz Mehmet Efendi Cami

100 ATLAS’A BAŞLAMADAN

0

Bana bir harf öğreten herkese.

Aziz dost okur insan,

Gerek kitaptan gerekse ekrandan okuduğun bu satırlarda, dilimiz döndüğünce anlatmaya gayret edilen olgu, olay, mekân ve insanların ortak bir paydası var. Bir şehrin hem en parlak hem de en hazin hatıralarının bir arada yaşandığı bu yılların, profesyonel bir turist rehberinin yaklaşımıyla ele alınarak sunulmasından ibaret olan bu yapıtta konumuz kökleri Tanzimat’a kadar giden, esâsen 1876’da Anayasal rejime geçilmesi ile başlanan fakat 1908 yılından itibaren bu sefer geri dönüşü mümkün görünmeyen bir şekilde, fiilen ve dahi büyük umutlarla tecrübe etmeye başladığımız, ve fakat yer yer büyük hayal kırıklıklarına dönüşen dönemin en gerçekçi hikayeden daha gerçek masalı, kimseyi yargılamadan anlatıldı.

Müspet, yani doğruluğu ispatlanmış bir disiplin olup olmadığı tartışmalı olan tarih bilimi, tarihsel kaynaklara dayanarak ‘yazanın kaleminden okuyanın zihnine’ insan eylemlerini konu alması itibariyle ‘taraflı olmaya eğilimli’ sayfalar aktarır. Burada da baktığımız pencere, İstanbul’un penceresi olacak. Şimdilik Haliç’in güneyine Fatih’e açılacak kimi zaman Yeşilköy’den görünen manzarayı sunacak Divanyolu veya Sultanahmet’ten bakacak işlediği döneme. Nereden bakılırsa bakılsın, her halükarda tüm pencelerdeki ortak yön, bir ulusun kendini var ediş serüveni boyunca tespit edilen olgular, o olgulara neden olan olaylar ve bu olayların yaşandığı mekânlarla kahramanlarının hatırlanması, hatırlatılması ve gelecek nesillere aktarılması olacak.

Çalışmanın kapsamı -şimdilik- eserde göreceğiniz başlıklarla sınırlandı zira meseleyi bütün yönleriyle ele almaktan çok, erişilip kayda değer bulunan olaylar yetinilirken bu olayların yaşandığı -kimi artık var olmayan- binaların, sokak ve meydanların bir kapak altında kayıt altına alıp gelecek nesillere aktarabilmek dilendi.

Eser boyunca bir zaman çizgisine bağlı kalmak yerine dört rota üzerine odaklanıldı. Okuyucuyu, gerek yürüyerek gerekse toplu taşıma araçlarını kullanarak gezip görmeye teşvik ederken, söz konusu yıllarda yaşananları; olgu, olay ve mekânlar üzerinden ele alarak paylaştığı bilgilerin kaynaklarının gösterilmesine azami düzeyde özen gösterildi. Öte yandan kullanılan dilin, günlük bir tur esnasında olduğundan daha özenli olmasına gayret edildi. Kimi yerde, kelimeleri döneminde söylendiği haliyle kullanarak okuyucunun kelime dağarcığına katkı sunmak arzu edildi.

Eserin hazırlanmasında yaşanan zorluklardan birisi de artık var olmayan mekânlar sorunu oldu. O kadar kısa bir süre içinde çıkan onlarca yangın ahşaptan imar edilen şehri mekânlarıyla birlikte yakıp ortadan kaldırmıştı. Olur ya ileride bu sayfalarda okuyacağınız kimi yerlere hatıra plaketleri yahut birer anıt dikilmesine vesile olunur ise yazarı da kendini sevinçli hissedecek. Örneğin, 9. Ordu Müfettişi olarak Mirliva (Tuğgeneral) Mustafa Kemal’in Samsun yolculuğuna başladığı yerin, konuyu ele alan turları yapılmasını takiben hatırlanmasında olduğu gibi, 18 Mart 1920’de Şehzadebaşı’nda şehit edilen askerler için, yüz yıl önce planları çizilmiş fakat sonuçsuz kalmış bir girişimi tamamlamaya vesile olmak ne büyük bir bahtiyarlık olurdu. Bundan başka ‘geldikleri gibi giderler’ denilen yer, geleceğin kurtarıcısına Samsun vizesinin verildiği mekân ve bu vizenin önünü açan görüşmelerin yapıldığı yerler de unutulmamalıdır.

***

Nihayetinde gelecek yıllarda bu konuda çalışacak turist rehberlerine kaynak bir eser, yapılacak benzeri dönemsel mekân analizlerine örnek ve dönemle ilgili yerli veya yabancı turistlere gördüklerini anlamlandırmayı amaçlayan bu çalışmanın ortaya çıkışının da bir öyküsü var.

İlk düşünceler, Osmanlı’nın son yüzyılda kopan coğrafyalarından göçüp gelen atalarından, anne dedesi dava vekili Bahâettin Efendi’den miras kalan 1927 baskısı lüks sınıfı Nutuk’u, emanet almasıyla ortaya çıkmıştı. Onur duyduğu bu emanet karşılığında -az da olsa- borcunu ödeme gayreti, gurur duyduğu mesleğine armağan etme hedefi ve belki de bu sayede sadece kendini iyi hissetme gayesiyle kaleme alındı. Birazdan detaylıca bahsedeceğimiz üzere kelimenin tam anlamıyla yüzlerce farklı kaynaktan bir araya getirilen bilgilerin, imkân verdiği ölçüde sahip olunanla birleşmesinden ortaya çıktı.

Düşünceden eyleme geçiş adımları ise bundan birkaç sene öncesinde (2020 başları) hepimizi evlere kapatan o dönemde, zamanın Kefeli Köyü şimdiki Büyükdere’de, arka bahçesindeki ceviz ağacının altındaki hamakta, üstün kalitede imâl edilmiş ev yapımı biranın tadına bakarken atılmıştı. Benim gibi turizmci olan dostlarımla alışmamız gereken yeni normal sürecinde eskisine nazaran görece daha kısa ve mümkün oldukça açık havada geçecek programların tercih edileceği düşüncesinde mutabık kalarak, sabahlara değin süren beyin fırtınaları yapmıştık.

Bu düşünceden hareketle önce yarım günlük yürüyüş turlarıyla Kumkapı, Tophane, Beşiktaş ve Yedikule gibi semtleri ele aldık. Evlere kapanmadan hemen önce Gâzi’nin Samsun’a çıkışının yüzüncü yılını anmış, hayati öneme sahip kongreleri takip eden Samsun, Amasya, Erzurum, Sivas ve Ankara’yı kapsayan özel turlar gerçekleştirmiştik. Konuya yabancı değildim zira, tam da o yıllara yakın bir tarih aralığının ele alındığı yüksek lisans öğrenimini yeni tamamlamıştım. Hepimiz evdeydik ve Cumhuriyet’in yüzüncü yılı yaklaşıyordu. İstanbul’un işgalinin üzerinden yüz iki yıl geçmiş, kurtuluşunun yüzüncü yıl dönümü olan 6 Ekim 2023’e üç yıl kalmıştı. Mekânların Taksim-Karaköy hattında İstiklal Caddesi boyunca yoğunlaştığını düşünmekte yanıldığımızı anlamamız fazla sürmeyecekti.

İlk belge ve bilgi toplama sürecine girdiğimiz 2020 yılı Nisan ayı itibariyle onlarca değerli çalışmayla karşılaştık. Okudukça bilmediğimiz daha çok şey olduğunu görüyor, araştırmalarımız derinleştikçe konumların sayısı artmış, Anadolukavak’tan Yeşilköy’e, Rumelifeneri’den Üsküdar’a, Haydarpaşa’dan sonra neredeyse hemen her istasyon ve Adalara kadar saha o kadar geniş bir çevreye yayılıyordu ki bu gezi düşüncesi yarım günden iki buçuk güne çıkmıştı bile.

Biri Saraçhane’den Galata Köprüsü’ne -ki bu çalışma boyunca ‘köprü’ olarak anacağız- diğeri Taksim’den Köprü’ye ve sonuncusu da Boğaziçi hattı olmak üzere üç rotaya ulaşmıştık. Ekip arkadaşlarımızın sayısı artıyordu. Kaynakları aramızda paylaştırdık, turları hazır olana kadar önce kendimize yönelik yaptık. 2021 yılında gerçekleşen İstanbul’un işgalden kurtuluşunun 98. yıldönümünde Beyoğlu, Fatih ve Boğaz hattındaki ilk turu şehit yakını ve gazilere yönelik başlayıp, İstanbulluların katılımıyla devam etti. Esaret Yıllarında İstanbul: İşgal ve Direniş başlığındaki gezilere Beyoğlu ve Fatih etaplarıyla, farklı kurum ve kuruluşlara yönelik sürdü.

Olay ve mekân örgüsünü aktarma esnasında bir yandan takip etmek zorunda olduğumuzu düşündüğümüz kronolojik akış ile mekânların coğrafi dağılımının arasında sıkışmıştık. Ne zaman kalıyordu ne de o kadar kilometre yol yürüdükten sonra dizlerde derman. O halde -sanki kendi evladını yanına almış gezdiriyor gibi- acele etmeden yazmalıydı. Ayaküstü bir yürüyüşte anlatılacak konular değildi bunlar. Daha iyi hazırlanmak icap ediyor, konuya -her zamanki gibi- biraz daha öncesinden başlamak gerekiyordu.

Biraz geriye gittiğimizde İkinci Meşrutiyet’i, onu anlamak için de Birinci Meşrutiyet Dönemini kavramak gerekiyordu. Sokakları zaten tanıyorduk. Eksik olan Sultan Abdülaziz dönemi sonrası önemli olayların yaşandığı yerlerin bilgisiydi. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e geçen yıllara dair yapılan akademik düzeyde çok iyi çalışmalar bulunuyordu ki bunlardan başka çok değerli hatıratlardan, dönem gazetelerinden, devletin ve işgal kuvvetlerinin yazışmalarından ve dahi döneme yakın yıllarda kaleme alınmış romanlardan atmosfer hakkında fikir verecek düzeyde yararlanmaya çalışıldı. Şehirdeki hayatı tasavvur edebilmek adına Beşiktaş’tan Üsküdar’a nasıl ulaşılırdı, Fatih’ten Bebek’e nasıl gidilirdi gibi konulara yer verildi.

Bu yıllara, ardı ardına verilmiş kapitülasyonların getirdiği Duyun-u Umumiye’den, gerekse İTC’den (İttihat ve Terakki Cemiyeti) yahut yaşanan Birinci Dünya Savaşı ile onu izleyen işgalden dolayı unutulmak istenen bir dönem muammelesi yapılıyor, okumaya devam ettikçe bunun nedeni daha iyi anlaşılıyordu. Evet, insanlar geçmişlerinde yaşadıkları kötü anılarını unutmak isteyebilirler ve bu unutma hâli bireylerin ruh sağlığı için -aynı hatayı tekrar işleme pahasına olsa da- yararlı bile olabilirdi. Öte yandan, söz konusu uluslar olduğunda bu hafıza kaybının bedeli maalesef hürriyet ve istiklal olarak karşımıza çıkıyordu.

***

Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e geçen İstanbul’u anlatmaya cüret etmek cesaret de istiyor. Cesaret isteyen bir başka konu da öğrenmenin getireceği rahatsızlık duygusu demek yanlış olmaz. Farkına varmadan yitip giden zaman ile ona eşlik eden mekânın anlatıcısı olan olan biz rehberlerin öğreneceklerinden daha çok etkileneceği de mukadder. Bu noktada, yazar sizlerden şehrin kimi artık varolmayan binalarının maddi varlığının ötesinde, ifade ettiği değeri kavramaya çalışmanızı, bu sayede bahsi geçen yıllardaki atmosfere bakıp ulaştığımız bugünün değerini fark etmenizi diler.

Meslek büyüğümüz Ahmet Faik Özbilge’nin Fener Balat Ayvansaray adlı eserinin 2009 baskısındaki önsözü kaleme alan Besim Fatih Dellaloğlu’nun da işaret ettiği gibi “...mekanlarda dolaşırken kaybolmaktan sakın korkma: yani hatta kaybolmaya cüret edin. Walter Benjamin, Berlin’de Çocukluk kitabında öyle der: Bir Şehirde yolunu bulamamak pek bir şey ifade etmez. Bir şehirde, ormanda kaybolur gibi kaybolmak ise eğitim ister.’”

O halde biz de fark ederek başlayalım. ‘Fark, fark etmekle başlar ancak her farkediş bir fark edenin (fail) bir şeyi (mef’ul) fark edişidir’ diyerek bir XIV. yüzyıl düşünürüne referansla bitiriyor bir usta; ‘Yani ayık olmak gerek; ‘Ayık olan dik durur; dik duran yürür; yürüyen yol alır.’

Arzu edilir ki bu sayfaları okuyan birisi, bir bisikletle veya elektrikli bir araçla yahut motor ya da vapurla gitmeye, görmeye değecek pek çok yer olduğuna ikna olur ve kendi başına veya ailesiyle beraber geçecek cıvıl cıvıl bir güne hazırlayıp, rotalar hakkında ipuçları verir. Olur ya, bu eser sadece bir kişinin bile olsa hayatına dokunup, o kişinin yurdunu ve milletini özünden çok sevmesine vesile olursa yazarı da kendini başarılı addedecek.

Elbette eksiğimiz, arayıp bulamadığımız mekânlar çoktur. İşlenen kusurlar, atlanan olay ve mekânlar muhakkak olmuştur. Sen, okur insan, gördüğün eksikleri ve atladığımız noktaları yaz ki her bir baskıda bu mirası beraberce kemâle erdirelim.

Şimdi, miktarına kendinizin karar vereceği zamanınız, yürümeye dermânınız ve öğrenmeye cesaretiniz varsa eğer ‘İstanbul’un Ruhu’nu selamlayarak başlayalım vesselam.

17 NİSAN ŞİMDİ BAYRAM

0
Halikarnas Balıkçısı Efes’i anlatıyor.

Dün, mesleğimizin 135 yıllık geçmişinde bir ilke, verdiğimiz ortak önerge ile imza atmanın gururunu yaşadım.

Turist Rehberleri Odaları Birliği, kısa adıyla TUREB’in, 9 Mart 2025 tarihinde gerçekleşen Beşinci Genel Kurulu’nda toplanan elli altı imzalı önergenin kabul edilmesi ile Halikarnas Balıkçısı’nın doğum günü olan 17 Nisan (1890) Türkiye Rehberler Bayramı olarak kutlanması kabul edildi.

Cemiyet’te 2020 yılından bu yana Türkiye Rehberler Günü olarak kutluyorduk bu günü. Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın doğum günü olan 17 Nisan, Genel Kurul’da verilen ortak önergenin kabulü sonrası bu yıl itibariyle bayram olarak kutlanmaya başlanacak.

Kamuoyunda mesleğimizin tanınırlığını arttıracak, en az bir yabancı dili iyi derecede öğrenmeyi özendirecek, bunu yaparken 135 yıllık mesleki geçmişten, tarih ve kültüründen gurur duyan nesiller yetiştirmek üzere teşvik edecek girisimleri tesvik edeceğini umduğumuz bayramımız şimdiden kutlu olsun.

TÜRKLÜĞÜNE AŞIK BİR ŞEHZADE

0
Yusuf İzzeddin Efendi

Bugün, MEŞRUTİYET’TEN CUMHURİYET’E İSTANBUL REHBERİ’nde sizlere takdim etmek istediğim isim Yusuf İzzettin Efendi.

İlk paylaşımımda bahsini ettiğim Kandilli Kız Lisesi’nin gizli kahramanlarından, hani bizlerin Resim Müzesi olarak bildiğimiz Dolmabahçe’deki Veliaht Dairesi’nin son misafiri olan Yusuf İzzettin Efendi. Lise’nin açılışında gösterdiği çaba ve katkılardan dolayı binlerce teşekkür edilen Yusuf Efendi eğitim yaşı gelmemesine rağmen beş yaşındaki kızını (okul toplum nezdinde kabul görsün diye) okula kayıt ettiren ve haftada bir iki gün gönderen şehzadedir.

Sultan Abdülaziz’in [gayr-ı meşru] çocuğu olarak dünyaya gelerek başlayan hazin öyküsü, babasının padişah olmasıyla döner gibi olsa da varlığın esenlik getirmediğine dair en hazin örneklerden biri olarak sonlanan Veliaht Şehzade Yusuf Izzeddin Efendi yazlarını (Seda Özen Bilgili’nin basılmamış yüksek lisans tezinde konu olarak işlediği) köşkünde geçirirdi. Sonraları Türk Ocağı’na dönüşen Türk Derneği’nin onursal başkanlığını yapmış ve tabutuna Türk bayrağı sarılmasını vasiyet eden ilk hanedan mensubu olmuştu. Çanakkale’de mevzileri gezdikçe şahit olduğu manzaralardan çok etkilendiği anlaşılan Yusuf İzzeddin amcası Sultan Murat gibi Çırağan sarayında senelerce hapis kalmaktan korkmuş ve ömrü hayatı boyunca babasının şehit edildiğini kabullenmemişti.

Bir gün Yıldız’ın üst taraflarındaki köşkünden Çekmece’ye doğru giderken yolda eğlendiklerini gördüğü çingenelerin mutluluğunu kıskanmış ve “ah şunlar kadar mesut olamadım” diyerek mutsuzluğunu paylaşmıştı.Evrakları arasında çıkan bir not kağıdına: “bu ikbal [ve] mes’udiyet-i ebedî zannettim. İnsanların bu kadar alçak ve deni(soysuz) olduklarını tasavvur etmedim” yazan Veliahtın “hınzır” [Arapça domuz] diye tabir ettiği anadolu yakasındaki köşkünde yaşayan şehzade Vahdettin’in tahta çıktığını görmektense ölmeyi tercih ettiğini defalarca söylemiş ve artık var olmayan köşkünde 31 Ocak 1916 günü akşamı hayatına son vermişti.

Vefatından sonra Divanyolu’nda Sultan Mahmut türbesine defnedilen Yusuf İzzeddin Efendi “eğitim ve irfandan nasibini alamayanların bile vatana karşı kayıtsız kalamayacağını düşünmüş, himayesine sığınılan vatana muhabbet beslemeyenlerin hayvandan da aşağı olduğunu, ilim ve irfan nuruyla aydınlandığı halde kalplerinde vatan sevgisi bulunmayanlara acıdığını” söylüyordu.

Cumhuriyet’in nasıl bir temel üzerine kurulduğunu göstermesi açısından önemli gördüğüm bir paragrafı, Ali Akyıldız’ın kaleme aldığı ‘Yusuf İzzeddin” adlı eserinin 420. sayfasından aktararak bitirmek isterim. 8 Ekim 1900 tarihinde günümüz Türkçesiyle “parlamento usulüyle idare olunan (devlet) vatandaşlarının monarşi ile yönetilenlere göre daha mutlu ve bahtiyar olduklarını söyleyerek öncelikle kişisel hakları ile mal ve mülkleri her türlü saldırıdan uzak olduğu için mutlu bir şekilde yaşayıp geçimlerini sağladıklarını ekler. Bu devletlerde zulüm ve saldırıdan korunmuş ve kişisel hakları garanti altına alınmış olduğu gibi, kanunlar onları başkalarının saldırısından korur. Böylece zihinleri ilim ve marifet nuruyla aydınlanmış olan bu ülkelerin halkı, keyfi idarenin zulmü altında inleyen halklar gibi zulüm ve istibdattan şikâyetçi değildir. Bu halklar keyfi idareyi kabul etmediği gibi devlet yönetimine katılma hakkını istemekten de geri durmazlar.” demesi sizlere de tanıdık geldi değil mi? Ruhu şad olsun.İşte

MEŞRUTİYET’TEN CUMHURİYET’E böyle bir şehzade geçti bu dünyadan. Dahasını merak edenler yukarıda bahsini ettiğim eseri alarak okuyabilirler.

Bana gelirsek, bu anlattıklarımı bilinen anlamında bir tur olarak yapmanın yarardan çok zarar getireceğine kanaat getirdim. Çünkü insanlar turlara öğrenmeye değil eğlenmeye çıkıyorlar. Belki okullarda gençlere ders olarak okutulur belki ama Benim İSTANBUL REHBERİ’min turu olmayacak. Dileyen alıp okuyacak, kendisi gezecek vesselam.

AHMET RIZA BEY VE KANDİLLİ KIZ LİSESİ

0

Bakın, Kandilli kiz lisesi başta olmak üzere Türkiye’de kız liselerinin açılması fikrinin sahibi olmaktan öte bunu gerçekleştiren Ahmet Rıza Bey ne diyor:

“Vukufsuz ve malumatsız bir kadın evinin müdiresi, cemiyetin hakim-i manevisi olamaz”Bugünkü Türkçe’ye çevirmek istersek eğer “[Dünya’ya dair] Kavrama yeteneği ve bilgisi olmayan bir kadın evinin [idarecisi] yöneticisi ve toplumun manevi önderi olamaz”

‘MEŞRUTIYET’TEN CUMHURIYET’E ’e İSTANBUL’ Benim yüksek lisans tezimden sonra kaleme aldığım ikinci çalışmam olacak. Kısmetse bu sefer yayımlanacak. Ahmet Rıza Bey ile başlamamın nedeni yukarıdaki bu cümleler oldu. Iki gün kadar önce okumayı bitirdiğim hatırları (her anı yazarında olduğu gibi) kendi veçhesinden kaleme alınmış olsa da çok değerli bilgiler paylaşıyor.

YILDIZ SARAYINDA SAĞIRLAR OKULUNU ARARKEN

0

Dünkü Yıldız ziyaretim muhtemelen olabilecek en yanlış zamana denk geldi. Ücretsiz olan girişin üstüne tek güvenlik olması yüzlerce kişinin güneşin altında beklemesine neden oldu. Muhtemelen Ağustos sonuna kadar böyle gider. Bundan dolayı 4 Ağustos Pazar günü yapmayı planladığım turu tekrar Eylül ayına çektik.

Yıldız Sağırlar Okulu’nun binasını arayışıma gelince hem olumlu hem olumsuz sonuçlandı. Annemin aynı okulda, aynı yatakhanede hatta aynı ranzayı paylaştığı arkadaşı sağ. Whatsap üzerinden video görüşme ile Sarayı dolaştık fakat binaya rastlamadık. D’aranco’nun Yaveranlar Dairesi değil zira tarif edilen bina 3 katlı, taş. Büyük Mabeyn bir okul için küçük fakat benzerlik gösteriyor derken aşağıdaki siyah beyaz fotoğraf geldi ve bende burasının ÇUKUR SARAY olduğu yönünde güçlü bir izlenim uyandı.

Sultan 2. Abdülhamit’in kızları için yapılan bu Harem dairesi Yıldız Teknik Üniversitesi’nin uhdesinde kalmış. Üniversiteyi aradığımda ise binanın Cumhurbaşkanlığına geçtiğini öğrendim. Youtube’da süre giden restorasyon ile ilgili Yasin Yıldız ile yapılmış bir video bulunuyor. İlginç ki burası da üniversite döneminde bir yurt işlevi görmüş ve tarif edilen kat düzeninde kullanımaya devam etmiş.Bu esnada bütün alanı görme imkanı buldum. Bu Sarayı gezmek için gerçekten 4-5 saati ayırmak gerekiyor. Çok güzel iki kafe, yakın döneme şahitlik eden onlarca bina ve nitelikli sergiler bulunuyor.

Eylül’de Yıldız’dayız.

Kültürün ARTısı

0

17 Nisan Türkiye Rehberler Bayramı

0

Derneğimiz, Tarih Kültür Turizm Rehberler Derneği, kurulduğu 2018 yılından bugüne mesleki hayata renklilik getirdi ve canlılık kazandırdı. Farklı oda ve dillerden, tamamen gönüllülük esasıyla biraraya gelen rehberlerin kurduğu TKTC’ye katılmak için mevcut üyelerin rızası yetmektedir. Bu yazının sonunda derneğimizin bugüne kadar yaptığı etkinlikleri paylaştığımız web sitesi, sosyal medya hesapları ve elektronik yayınımız Mikrofon’un sayılarının linklerine ulaşabilirsiniz.


Mesleğimizin itibarını arttırmak amacıyla kurduğumuz ve üstümüze aldığımız gerek ulusal gerekse uluslararası faaliyetler yürüttük. Bunlardan yeni birini 17 Nisan 2021 tarihinde Yönetim Kurulumuzun aldığı 31 sayılı karar çerçevesinde gerçekleştirmeyi arzu ediyor ve bu süreçte sizlerin de bu konuyu sahiplenmenizi diliyoruz.

NEDEN BUGÜN
Üç yıla yakın bir süre, farklı zamanlarda yaptığımız girişimlerle yerel düzeyde bir rehberler günü / haftası konusunda yetkili merciyi ikna etmeye çabaladık. Daha fazla vakit kaybetmeden bu işi üstlenmeye karar verdik.

132 yıllık düzenleme tarihine sahip olan bizlerin yerel düzeyde kutlanacak bir haftaya sahip olması ve bu sayede turizm sektöründe kamuoyu yaratmayı sağlayacak bir girişimdir. Fiziksel olarak bulunmanın şart olmayacağı çeşitli etkinliklerle mesleğimizin yerel sorunlarını tespit etmeye, birbirimizi dinlemeye ve anlamaya dair fırsat yaratabilir, dahası konuyu yazılı ve görsel basına taşıyarak kamuoyu yaratmanın kapılarını da aralayabiliriz.

NEDEN 17 NISAN
Her yıl 10 Nisan haftası kutlanan Turizm haftasını takip eden haftanın güzel bir  tesadüfe denk geldiğini üç yıl önce  farketmiştik. Türkiye rehberlerinin piri Halikarnas Balıkçısı adıyla tanıdığımız Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın doğduğu tarih olan 17 Nisan 1890 senesini başlangıç kabul etmenin doğru olacağını düşündük. 1890 yılı benzerleri arasında dünyanın en eski düzenlemelerinden biri olan ‘Seyyahin Nizamnamesi’nin de yürürlüğe girdiği yıl olması yönüyle ayrıca değerlidir.

Bundan sonra her yılın 17 Nisan tarihini Türkiye Rehberler Günü olarak, bu tarihi içine alan haftayı da Rehberler Haftası olarak ilk kez kutluyoruz. Sizleri bu gurura ortak olmaya davet ediyoruz. Böylesi önemli bir ilkin parçası olmaya bundan yıllar sonra ‘Ben de oradaydım’ diyebilmeniz için sizleri davet ediyoruz, gerek fikir gerekse eylemlerinizle vereceğiniz destekleriniz takdirle karşılanacaktır.

NELER YAPABILIRIZ?
Konuya ilişkin tktcemiyet@gmail.com adresine yazabilir, dilerseniz bu çalışmalara bizzat bulunarak veya uzaktan destek vererek katılabilirsiniz.

Katkı sunulabilecek hususlar birkaç tanedir; birincisi yazılarınızla mümkün olabilir. Mikrofon’un gelecek sayısı meslektaşlarından gelen yazılara da açık olacak. Yazıların meslek ve ülkemizle ilgili olmasının dışında bir şart bulunmuyor. Yazılarınızı mikrofondergi@gmail.com adresine gönderilebilirsiniz. İkinci katkı da Bodrum’da yapılacak anmaya katılmak şeklinde olabilir. Üçüncüsüyse hafta boyunca dev edecek etiket (hashtag) kampanyasında yer alabilirsiniz.


Biliyoruz ki belirli bir düzen ve istikrarla harcanan her emek karşılığını er ya da geç bulacak, katkılarınız Türk Rehberlik tarihinin altın sayfalarından birine yazılacaktır.

DERNEK VE MİKROFON LİNKLERİ

www.tktc.org.tr

www.since1890.org

https://youtube.com/c/tarihkulturturizm

https://www.linkedin.com/company/tarih-k%C3%BClt%C3%BCr-turizm

https://twitter.com/2024inistanbul?t=d6Jr-m65E_M9MCx0–jTHQ&s=09

www.instagram.com/tarihkulturturizm

www.facebook.com/tarihkulturturizm

http://mikrofon.tktc.org.tr

https://www.linkedin.com/company/mikrofon-dergi

https://twitter.com/mikrofondergi?t=tMMmLM7n8KibvCVWblgn2g&s=09http://instagram.com/mikrofondergi

Adres
İstiklal Caddesi 187, B140. Beyoğlu İstanbul

WFTGA 19. GENEL KURUL İZLENİMLERİ

0

Sevgili arkadaşlar,

Dışarıdan bakıldığında sekiz gün sürmüş gibi görünen ama aslında üç yıl önce başlayan uzun bir maratonu tamamlayıp evimiz Istanbul’a döndüm.

Ağustos ayında yolladığımız niyet mektubundan sonra başlayan süreçte varlıklarıyla bizlere destek olan tüm kurum ve kuruluşlara tek tek teşekkürü borç bilirim.

Bu yazı, esasen gelecekte bugünleri anlamak isteyenler, ikincil olarak günümüzde “ne yaptı bu Barış? nelerle uğraştı?” diye merak edenler için yazılmıştır. Konunun öncesini bilenler ‘Adaylık Süreci’ başlığından devam edebilirler.

ÖNCESİ
Ege ve Akdeniz limanlarına uğrayan gemilerde başlayan kariyerimin lisanslı hale gelmesinin ardından ilk iş olarak (o dönem üye olmanın zorunlu olmadığı) Istanbul Rehberler Odası’na kayıt olmuştum. Ardından 2012 yılında kanunun çıkmasıyla beraber benim de kurucularından birisi olduğum TUREB hayatımıza girdi. 2013 başlarından itibaren tekrar, bu sefer tamamen yurtdışı turlarına ağırlık vermemle beraber tüm Avrupa’ya yayılan yüzlerce meslektaşımla tanışma ve iletişim ağı kurma imkânım olmuştu.

Odalarda ve Birlikte o kadar yıl emek verdikten sonra, uzaktan bakıldığında çok saygın görünen insanların dahi kendinden başka hiç kimse ve hiçbir şeyi umursamayan insanlar olduğunu farkedince yine bir avuç arkadaşla beraber derneğimizi kurmaya karar vermiştik. Iyi ki de yapmışız. Üyelerinden başka kimsenin karışamadığı bir tüzel kişilik olmanın tek çıkar yol olduğunu aşikardı. O gün bize gülenler, bizi lise mezunları dernekleriyle karıştıranlar mı çıkmadı? Gökkuşağı renklerine tahammül edemediği için aramızdan ayırdıklarımız mı olmadı, üyelerimize “ne gerek var o kadar aidat ödemeye” diyerek caydırmaya çalışanlar mı olmadı. Iyi ki de öyle yaptılar. Bu sayede yolumuza kişiliğinden emin olduğumuz insanlarla devam edebiliyoruz. Müteşekkiriz.

Öte yandan, gereksiz ve samimiyetsiz kalabalıktan uzaklaşmanın en güzel yanı artık tüm dünya rehberlerinin tanıdığı, varlığından haberdar olduğu cemiyetimiz oldu. Ihtiyaç tespitini doğru yapmış olacağız ki ardımızdan peşpeşe dernekler kuruldu. Belki şimdi o derneklerden bir federasyon kurarız kim bilir?

ADAYLIK SÜRECİ
Kâğıt üzerinde 1 Ağustos 2021’de yolladığımız niyet mektubuyla başlayan bu süreç 2019 Ocak ayından bu yana aklımızda, gölümüzdeydi. Mesleğimizin 1890’dan bu yana tanındığı Türkiye, ilk kez bu kongreye aday oldu. Aslında gönlümüzdeki şehir İzmir’di. Federasyon, görece küçük ve turizm tanıtımına ihtiyaç duyan şehirlerin şansının yüksek olduğunu söylemişti bize. Izmir’in herkese mavi boncuk dağıtan belediye başkanı bizi de boncuklarla yolladıktan sonra elimiz boş kalınca haliyle biz de Istanbul üzerinde mutabık kaldık zira en azından İmamoğlu bu konuya sahip çıkar diye düşündük, çok yanılmışız. Inanın çok ama çok çabaladık. Kimsenin umursamadığı bir daireden bir yazı almamız dahi aylarımızı almıştı. O da son dakikada. O onbeş saniyelik videoyu almış olsaydık durum çok farklı olabilirdi. Ama yapmadı. Allah’ından bulsun demekten başka birşey gelmiyor elimden.

Sonra çok güzel bir şey oldu, ben devlet denilen aygıtla tanıştım. Bir sivil toplum örgütü lideri olarak gittiğim Istanbul Valiliğinden gördüğüm destek beni hem onurlandırdı hem geçmişte güçlü ve etkin kurumlarımızı yönetenlerin aslında ne gibi imkanları (iyi niyetle söylüyorum) kullan-a-madığını farkettirdi.

KONGRE HAKKINDA
2019 yılında katıldığımız kongrede seçtiğimiz Novi Sad amiyane tabiriyle turu patlatınca ibre çevrim-içi kongreye kaymıştı. Zaten iki yıldır çalışmıyorduk. Ne kadar yakın olursa olsun maliyet yüksek olacaktı, sanal kongre bizi kurtarırdı. Ama öyle olmadı, son anda hyrid kongrede karar kılındı ve apar topar Madrid’e gitmek zorunda kaldık. Bu kongrenin derneğimize maliyeti kabaca 1500 euro civarında oldu. Kaynağı sadece üye aidatları olan derneğimiz için büyük bir yük bu. Ve bizi izleyenler görecek ki biz bunu gelecek beş yıl içerisinde geri almakla kalmayacak, üzerine bir de dünya inşa edeceğiz.

NE ÖĞRENDİK?
Neyi yanlış yaptığımızı, ya da neyi ihmal ettigimizi buldum. Hani deriz ya gezmek insanı olgunlaştırır, farklı kültürleri tanımak kendini hayatta daha sağlıklı konumlandırmaya yardım eder diye. Ben bu seferde farkettim ki aslında en çok gezmesi, görmesi ve düşünmesi gereken bizler asla ama asla gezmiyoruz. Başka rehberleri dinlemiyoruz. Bundan dolayı karşılaştırma da yapamıyoruz. Kendi kendine konuşan, kendini baştan iyi olduğuna ikna etmiş insanlar gibi hep aynı turları yapıp aynı ezberleri anlatıyoruz. Belki dünyanın en eski medeniyetlerine evsahipliği yapıyoruz ama kendimizden başkasını tanımıyoruz. Bu olmaz. Böyle evrensel değerlere sahip olunmaz. Bunu öğrendik.

NE GÖRDÜK?
Aslında benzer sorunları yaşayan insanlarız. O kadar çok birbirimize benziyoruz ki.. böylesi kongrelerde tanıştığın insanlardan çok ama çok sey öğrenebilirsiniz. Ve acı ki yurtdışında bir kere dahi gitmemiş binlerce rehberimiz var. Bizim rehberlik öğrencilerimizi Türkiye’den başka (en azından) yakın coğrafya ülkelerine götürerek oralarda mesleğin nasıl icra edildiğini göstermemiz gerek. Bu ufku onlara kazandırmadan nasıl entellektuel olmalarını bekleyebiliriz ki. Hadi öğrenciyi geçtim on, yirmi yıllık rehber dahi olsanız kendinizden başka birisini dinlemeniz size çok şey katacaktır emin olun. Bende öyle oldu.

Bizim gibi insanlar var, kimi duyarsız mesleğine kimi çabalıyor yürekten. Kimi düşsen oralı olmaz kimi tutar gideceğin yere kadar elinden. Kimi suratsız nemrut gibi kimi güleç çeşit çeşit insan/rehber var. Nihayetinde demem o ki heryerde güzel ve çirkin insanlar var. Belki de aramızdaki fark sadece dil ve coğrafya onun dışında birbirimizin benzeriyiz. Yolda gruptan kopanı kollamak, zamanlama yöntemlerimizin benzerliği bu, gösterdiğimiz özen ya da özensizlik, anlatımlarımızdaki benzerlikler ya da farklılıklar.. bunları gozlemlemek çok şey katıyor insana.

Ve bir şey daha, burada el oğlunun gösterdiği ilgiyi kendi birlik başkanının göstermediğini gördük. Bunu da yazdık bir kenara çünkü o çorba soğuk içilecek vesselam.

NE KAZANDIK?
2024 yılına kadar WFTGA Tahkim Komisyonu Üyeliği kazandık. Uluslararası Işaret Dili konusunu gündeme aldırtmayı başardık. En az otuz isimle yüzyüze sohbet ve tanışma fırsatı bulduk. Yüzlerce çok değerli çözüm üretecek kontak kazandık. Bizden haberdardılar şimdi daha iyi tanıyorlar. Fakat yakındır daha yakından tanıyacak, tanıyınca sevecek ve bizimle olmak isteyecekler. Bundan adım kadar eminim. Ve bence birşeyi daha geri kazandık; kendimize olan güveni. Istediğimizde tüm dünyanın takdirini kazanabildiğimizi gördük. Daha fazlasını da yapabileceğimizi olan inancı kazandık.

SONUÇ
Bugüne kadar beni ortada bırakmayan kimseyi terk etmedim. Yanımda bir kişi bile oldukça bu yolu yürümeye devam edecek, bana güvenenleri sevindirecek, kimi meslektaşlarımı üzmeye devam edeceğim. Şimdi, ‘Esaret Yıllarında Istanbul’ projemizin kitabını yazmaya bıraktığım yerden devam etme zamanı.

Saygı ve sevgilerimle

Hasan Barış Partal
Tarih Kültür Turizm Rehberler Derneği
Yönetim Kurulu Başkanı
WFTGA Tahkim Komisyonu Üyesi

Dear all,

0

Life is a journey sometimes without guide. It’s quite difficult to find out the path of success to be honest. Yes, We dreamt big in Madrid by knowing that dream without goal is just dream. We know every failed experiment like we had for Istanbul is one step closer to success in the future. Now, we Turkish Guides will connect the dots and work for the next one.

On the other hand, success in the life journey depends on consistency we are aware of that. That’s why, we, as TKTC, did intend to create a worthwhile relationship between international and local guides in Turkiye that substantial investment is needed. We accept that will take some time. We did what we feel passionate about. We will do that again.

In Madrid 2022 February, I got a bit grayer there. I knew that taking risks is not just about for going a bid, it is also about knowing what we know and what we don’t know. The matter was about being open to people and to ideas which I had a lot during eight days.

I heard an old saying “you hang around the barbershop long enough sooner or later you going to get a haircut” Eventually, we will hang around WFTGA Conventions which are chances for exchanging the experience, extending the network, helping each other even if you are competitors, and seeing different guiding approaches and with their aspects.

I want to thank to all who made possible this convention in Madrid, either by creating the chance or by participating; President Aluscha, past EXBO Members, especially we shall admit that Sarah, Sebastian and Administrator Sonya, their efforts were impressive . To behalf of Spanish Guides, I want to thank Spanish Treasurer Juan Ignacio Vasquez, President Almudena, Filipe, Maria, Rosa, Eliza and many others. During our competition who shared the same dream with us, Eliza, Valeria, Grace, Roger and Japan team members I’m honoured to know you all guys. And of course i shall mention dear Turkish guides living in Madrid Aynur and Derya who stand with us in our info desk for hours. Also, I am very glad to know friends from UAE, Saudi Arabia, Albania, Greece, Cyprus, Canada, Portugal, Austria.. I am honoured to meet with my dear posttour friends; Amelie, Demetra, Wang, Helga, Pavlina, Olga, Julia, Ulrich, Ariene, Gene, Gerd, and their families.

Although there is a bunch of names to thank particularly i want to mention two more names; Steve Mcauley and Michael Dillinger. Your encouragments and valuable supports truly appreciated. Turkish Guides will remember it gratefully.

Dear fellows, my association members and I, do promise you that we will protect the legacy of WFTGA in Turkiye and will work to expand the reputation of our Federation worldwide. We will run until giving an unforgettable convention not only consist of food but also with deep history, and incomparable culture with memorable events in the future.

Truly yours.

Hasan Baris Partal

“Esaret Yıllarında İstanbul” Gezileri

0
HASAN BARIŞ PARTAL ve ALİ MURAT EROĞUL

İstanbul’umuzun işgalden kurtuluşunun 100. yıldönümünü 2023 yılının Ekim ayında kutlayacağız. Peki, ebeveyn ve öğretmenlerin geleceği emanet edeceğimiz genç nesile o yılların sıkıntı ve önemini yeterince öğrettiğinden emin miyiz? Türkiye’nin ulusal hafızası, kurtuluşun yüceliğini farkedebiliyor mu? İşgalciler, 1918 yılının Kasım ayında “geldikleri gibi” 1923’ün Ekim ayında “gittiler”. Kent, İngiliz, Fransız ve İtalyan güçlerinin kontrolünde İşgal Kuvvetleri’ne boyun eğmişken halkın Milli Mücadele’ye katkıları ve dönemin kayda değer olaylarıyla ilgili sorulara, görsel malzeme katkısı ve yeni bir bakış açısıyla sahada cevap verilebilir. “İstanbul ne haldeydi, Istanbul’un Milli Mücadele’ye katkıları nedir ve ne suretle gerçekleşmiştir, dönemin kayda değer olayları nerelerde yaşandı?” gibi sorulara zengin görsel malzeme katkısıyla yanıt vermek gerekir. Bu gerçeklerin, profesyonel rehber tarfından akılda kalacak şekilde öykülendirilerek işlenmesi ve dilden dile anlatılacak hâle getirilmesiyle başta Istanbullular olmak üzere yurttaşlarımızın 100. yıl coşkusuna bilinç düzeyinde hazırlanması amaçlanmaktadır.

1918 Ekim ayında daha Mondros Mütarekesi’nde atılan imzanın mürekkebi kurumadan, hatta anlaşma hükümlerinin dışına çıkılarak 1918 Kasım ayında yüzlerce gemi ve sayıları 50.000’e çıkacak karma ordu tarafından İstanbul işgal edilmiştir. 16 Mart 1920’de hukuken tescillenen işgal sonucu Osmanlı Devleti fiilen tarihe karışırken Müttefikler’in elinde âdeta hükümsüz hale gelişini Milli Mücadele’ye kimisi sıcak kimisi soğuk bakan kabineler sadece izledi. Bu dönem, 6 Ekim 1923’de Türk Ordusu’nun Istanbul’u geri alışına kadar 43 ay sürdü. Programımız için planladığımız akışta, işgal öncesi ve süresince İstanbul’daki hayat şartları, ekonomik yapı, 2. Meşrutiyet sonrası teşkilatlanmayı öğrenen toplumun hiyerarşik yapısı sayesinde direniş hareketini örgütleyişiyle işgalden topykekûn kurtuluş, tam bağımsızlık amacıyla 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın etrafında öbeklenen Milli Mücadele’ye Istanbul’un katkıları ve şehirde yaşananlar, imkânlar elverdiği ölçüde “mekânlar” üzerinden anlatılacaktır. Dünyanın en güzel metropollerinden İstanbul’da her gün farkında bile olmadan gördüğümüz ve aceleyle yanından geçtiğimiz yapılar, duymasını bilene bir asır öncesinden hikayeler fısıldar. İşte bu çalışmayla amaçlanan, bu sesin duyulmasıdır: 1918-1923 yılları arasında Müttefikler tarafından paylaşılmaya çalışılan Osmanlı İmparatorluğu ve İstanbul, tam beş acı dolu yıl boyunca işgal altında yaşamak zorunda kaldı. Bu süreçte el değiştiren muhteşem yapılar, hastaneler, okullar, hâneler sorgusuz sualsiz gasp edildi. İşgal yıllarının izlerini takip edeceğimiz detayları aşağıda verilecek olan üçer saatlik turlarla bir ulusun karanlıklardan aydınlığa çıkışına tanıklık edilmesi amaçlanmaktadır. Parçalanmak ve yok edilmek istenen bir ulustan, bugünün özgür, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ne nasıl gelindiği iyi anlaşılırsa, geleceğin inşası o ölçüde sağlıklı olacaktir.

İşgal

1900’lerin başında, Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım’ın önce Akaretler’de ardından Şişli’deki evinde neler yaşanmış, neler planlanmıştı? Bu turda, hangi kışlalar işgal edildi, Taksim Bahçesi nerede, Talimhane ne haldeydi anlatmak istiyoruz.

Ayrıca, Gazi’nin 13 Kasım’da kaldığı oda günümüze ulaşıp ulaşmadığını, Tokatlıyan Oteli’nin zamanında casusların cirit attığı lobisinde şimdi kimlerin gezdiğini merakla dinleyeceğizi biliyoruz. Gazi’nin vals hocası Madam Corinne’in evi gerçekte hangi sokakta bulunuyordu?

Mekteb-i Sultani, Galatasaray Postanesi ve Karakolunun işgal günlerindeki akıbeti neydi? İşgalden oteller payını nasıl almış, Fransız, Venedik, Britanya, Rus, İsveç ve Hollanda Sefaretlerinde neler yaşanmıştı öğrenmek için bu tura katılabilirsiniz.

Direniş

İstanbul’un işgali süresince yaşanan direniş hareketlerini kimler, nasıl örgütlenmişti? Şehzadebaşı Karakolu neredeydi, Letafet Apartmanı kimleri ağırlamıştı hiç dinlediniz mi?

Bu turda size Celadet’in Türk halkı için ne anlama geldiğini, Dönemin Harbiye Nezareti’nin başka ne amaçlarla kullanıldığını, Bekirağa Bölüğü’ne kimlerin kapatıldığını anlatıyoruz.

Gedikpaşa’daki Türkocağı’nın İngilizlerde yarattığı ruh hali neydi Sultahmet Mitinglerinin ve Kaymakam Kemal’in idamının yarattığı endişe ne boyutlardaydı. Ayasofya’yı kimler, neden havaya uçurmayı planladı, Dar-ül Fünûn’daki kadın direnişinin nelere sebep olduğunu bilmenizi istiyoruz.

1918 sonu 1919 başında Gülhane’de filizlenen direniş tohumu Fransızları korkutmuş muydu? İşgal boyunca yaşanan kömür sıkıntısı nelere yol açtı? İhsan Pere’nin Ankara’ya ulaşmak için döşediği telgraf hattının nereden başladığını ve daha nicesini öğrenmek için bu tura katılabilirsiniz.

Boğaz

16 Mayıs 1919 günü Mustafa Kemal Atatürk Samsun’a hangi iskeleden yola çıkmıştı biliyor musunuz? Peki, İşgal günü Mecliste neler yaşandığını ya da işgal süresince Yıldız ve Dolmabahçe’deki atmosferi, Enver Paşa’nın evine el koyan komutanın başına sonra neler geldiğini?

Zamanında Meclis-i Mebusan’a evsahipliği yapan Çırağan Sarayının işgal süresince ne olarak kullanıldığını, İngilizlerin koca Rumeli Hisar’ını neden havaya uçurmak istediler hatırlatmak istiyoruz.

“Boğaz boyunca hangi tabyalar işgal edilmişti?, İstanbul’un işgal edilen sanayi merkezi Çubuklu benzin depolarının yerinde bugün ne var?” gibi sorulara cevap arayacağımız turda Beylerbeyi Jandarma Okulunda neler yaşandığını, Özbekler Tekkesi’nin Anadolu’ya geçiş hareketinin merkezi durumuna nasıl geldiğini ve Kız Kulesinde kimlerin bulunduğunu bilmenizi istiyoruz.

Nihayet “Geldikleri gibi giderler” sözünün nerede söylendiğini ve daha nicesini öğrenmek için bu tura katılabilirsiniz.