Bana bir harf öğreten herkese.
Aziz dost okur insan,
Gerek kitaptan gerekse ekrandan okuduğun bu satırlarda, dilimiz döndüğünce anlatmaya gayret edilen olgu, olay, mekân ve insanların ortak bir paydası var. Bir şehrin hem en parlak hem de en hazin hatıralarının bir arada yaşandığı bu yılların, profesyonel bir turist rehberinin yaklaşımıyla ele alınarak sunulmasından ibaret olan bu yapıtta konumuz kökleri Tanzimat’a kadar giden, esâsen 1876’da Anayasal rejime geçilmesi ile başlanan fakat 1908 yılından itibaren bu sefer geri dönüşü mümkün görünmeyen bir şekilde, fiilen ve dahi büyük umutlarla tecrübe etmeye başladığımız, ve fakat yer yer büyük hayal kırıklıklarına dönüşen dönemin en gerçekçi hikayeden daha gerçek masalı, kimseyi yargılamadan anlatıldı.
Müspet, yani doğruluğu ispatlanmış bir disiplin olup olmadığı tartışmalı olan tarih bilimi, tarihsel kaynaklara dayanarak ‘yazanın kaleminden okuyanın zihnine’ insan eylemlerini konu alması itibariyle ‘taraflı olmaya eğilimli’ sayfalar aktarır. Burada da baktığımız pencere, İstanbul’un penceresi olacak. Şimdilik Haliç’in güneyine Fatih’e açılacak kimi zaman Yeşilköy’den görünen manzarayı sunacak Divanyolu veya Sultanahmet’ten bakacak işlediği döneme. Nereden bakılırsa bakılsın, her halükarda tüm pencelerdeki ortak yön, bir ulusun kendini var ediş serüveni boyunca tespit edilen olgular, o olgulara neden olan olaylar ve bu olayların yaşandığı mekânlarla kahramanlarının hatırlanması, hatırlatılması ve gelecek nesillere aktarılması olacak.
Çalışmanın kapsamı -şimdilik- eserde göreceğiniz başlıklarla sınırlandı zira meseleyi bütün yönleriyle ele almaktan çok, erişilip kayda değer bulunan olaylar yetinilirken bu olayların yaşandığı -kimi artık var olmayan- binaların, sokak ve meydanların bir kapak altında kayıt altına alıp gelecek nesillere aktarabilmek dilendi.
Eser boyunca bir zaman çizgisine bağlı kalmak yerine dört rota üzerine odaklanıldı. Okuyucuyu, gerek yürüyerek gerekse toplu taşıma araçlarını kullanarak gezip görmeye teşvik ederken, söz konusu yıllarda yaşananları; olgu, olay ve mekânlar üzerinden ele alarak paylaştığı bilgilerin kaynaklarının gösterilmesine azami düzeyde özen gösterildi. Öte yandan kullanılan dilin, günlük bir tur esnasında olduğundan daha özenli olmasına gayret edildi. Kimi yerde, kelimeleri döneminde söylendiği haliyle kullanarak okuyucunun kelime dağarcığına katkı sunmak arzu edildi.
Eserin hazırlanmasında yaşanan zorluklardan birisi de artık var olmayan mekânlar sorunu oldu. O kadar kısa bir süre içinde çıkan onlarca yangın ahşaptan imar edilen şehri mekânlarıyla birlikte yakıp ortadan kaldırmıştı. Olur ya ileride bu sayfalarda okuyacağınız kimi yerlere hatıra plaketleri yahut birer anıt dikilmesine vesile olunur ise yazarı da kendini sevinçli hissedecek. Örneğin, 9. Ordu Müfettişi olarak Mirliva (Tuğgeneral) Mustafa Kemal’in Samsun yolculuğuna başladığı yerin, konuyu ele alan turları yapılmasını takiben hatırlanmasında olduğu gibi, 18 Mart 1920’de Şehzadebaşı’nda şehit edilen askerler için, yüz yıl önce planları çizilmiş fakat sonuçsuz kalmış bir girişimi tamamlamaya vesile olmak ne büyük bir bahtiyarlık olurdu. Bundan başka ‘geldikleri gibi giderler’ denilen yer, geleceğin kurtarıcısına Samsun vizesinin verildiği mekân ve bu vizenin önünü açan görüşmelerin yapıldığı yerler de unutulmamalıdır.
***
Nihayetinde gelecek yıllarda bu konuda çalışacak turist rehberlerine kaynak bir eser, yapılacak benzeri dönemsel mekân analizlerine örnek ve dönemle ilgili yerli veya yabancı turistlere gördüklerini anlamlandırmayı amaçlayan bu çalışmanın ortaya çıkışının da bir öyküsü var.
İlk düşünceler, Osmanlı’nın son yüzyılda kopan coğrafyalarından göçüp gelen atalarından, anne dedesi dava vekili Bahâettin Efendi’den miras kalan 1927 baskısı lüks sınıfı Nutuk’u, emanet almasıyla ortaya çıkmıştı. Onur duyduğu bu emanet karşılığında -az da olsa- borcunu ödeme gayreti, gurur duyduğu mesleğine armağan etme hedefi ve belki de bu sayede sadece kendini iyi hissetme gayesiyle kaleme alındı. Birazdan detaylıca bahsedeceğimiz üzere kelimenin tam anlamıyla yüzlerce farklı kaynaktan bir araya getirilen bilgilerin, imkân verdiği ölçüde sahip olunanla birleşmesinden ortaya çıktı.
Düşünceden eyleme geçiş adımları ise bundan birkaç sene öncesinde (2020 başları) hepimizi evlere kapatan o dönemde, zamanın Kefeli Köyü şimdiki Büyükdere’de, arka bahçesindeki ceviz ağacının altındaki hamakta, üstün kalitede imâl edilmiş ev yapımı biranın tadına bakarken atılmıştı. Benim gibi turizmci olan dostlarımla alışmamız gereken yeni normal sürecinde eskisine nazaran görece daha kısa ve mümkün oldukça açık havada geçecek programların tercih edileceği düşüncesinde mutabık kalarak, sabahlara değin süren beyin fırtınaları yapmıştık.
Bu düşünceden hareketle önce yarım günlük yürüyüş turlarıyla Kumkapı, Tophane, Beşiktaş ve Yedikule gibi semtleri ele aldık. Evlere kapanmadan hemen önce Gâzi’nin Samsun’a çıkışının yüzüncü yılını anmış, hayati öneme sahip kongreleri takip eden Samsun, Amasya, Erzurum, Sivas ve Ankara’yı kapsayan özel turlar gerçekleştirmiştik. Konuya yabancı değildim zira, tam da o yıllara yakın bir tarih aralığının ele alındığı yüksek lisans öğrenimini yeni tamamlamıştım. Hepimiz evdeydik ve Cumhuriyet’in yüzüncü yılı yaklaşıyordu. İstanbul’un işgalinin üzerinden yüz iki yıl geçmiş, kurtuluşunun yüzüncü yıl dönümü olan 6 Ekim 2023’e üç yıl kalmıştı. Mekânların Taksim-Karaköy hattında İstiklal Caddesi boyunca yoğunlaştığını düşünmekte yanıldığımızı anlamamız fazla sürmeyecekti.
İlk belge ve bilgi toplama sürecine girdiğimiz 2020 yılı Nisan ayı itibariyle onlarca değerli çalışmayla karşılaştık. Okudukça bilmediğimiz daha çok şey olduğunu görüyor, araştırmalarımız derinleştikçe konumların sayısı artmış, Anadolukavak’tan Yeşilköy’e, Rumelifeneri’den Üsküdar’a, Haydarpaşa’dan sonra neredeyse hemen her istasyon ve Adalara kadar saha o kadar geniş bir çevreye yayılıyordu ki bu gezi düşüncesi yarım günden iki buçuk güne çıkmıştı bile.
Biri Saraçhane’den Galata Köprüsü’ne -ki bu çalışma boyunca ‘köprü’ olarak anacağız- diğeri Taksim’den Köprü’ye ve sonuncusu da Boğaziçi hattı olmak üzere üç rotaya ulaşmıştık. Ekip arkadaşlarımızın sayısı artıyordu. Kaynakları aramızda paylaştırdık, turları hazır olana kadar önce kendimize yönelik yaptık. 2021 yılında gerçekleşen İstanbul’un işgalden kurtuluşunun 98. yıldönümünde Beyoğlu, Fatih ve Boğaz hattındaki ilk turu şehit yakını ve gazilere yönelik başlayıp, İstanbulluların katılımıyla devam etti. Esaret Yıllarında İstanbul: İşgal ve Direniş başlığındaki gezilere Beyoğlu ve Fatih etaplarıyla, farklı kurum ve kuruluşlara yönelik sürdü.
Olay ve mekân örgüsünü aktarma esnasında bir yandan takip etmek zorunda olduğumuzu düşündüğümüz kronolojik akış ile mekânların coğrafi dağılımının arasında sıkışmıştık. Ne zaman kalıyordu ne de o kadar kilometre yol yürüdükten sonra dizlerde derman. O halde -sanki kendi evladını yanına almış gezdiriyor gibi- acele etmeden yazmalıydı. Ayaküstü bir yürüyüşte anlatılacak konular değildi bunlar. Daha iyi hazırlanmak icap ediyor, konuya -her zamanki gibi- biraz daha öncesinden başlamak gerekiyordu.
Biraz geriye gittiğimizde İkinci Meşrutiyet’i, onu anlamak için de Birinci Meşrutiyet Dönemini kavramak gerekiyordu. Sokakları zaten tanıyorduk. Eksik olan Sultan Abdülaziz dönemi sonrası önemli olayların yaşandığı yerlerin bilgisiydi. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e geçen yıllara dair yapılan akademik düzeyde çok iyi çalışmalar bulunuyordu ki bunlardan başka çok değerli hatıratlardan, dönem gazetelerinden, devletin ve işgal kuvvetlerinin yazışmalarından ve dahi döneme yakın yıllarda kaleme alınmış romanlardan atmosfer hakkında fikir verecek düzeyde yararlanmaya çalışıldı. Şehirdeki hayatı tasavvur edebilmek adına Beşiktaş’tan Üsküdar’a nasıl ulaşılırdı, Fatih’ten Bebek’e nasıl gidilirdi gibi konulara yer verildi.
Bu yıllara, ardı ardına verilmiş kapitülasyonların getirdiği Duyun-u Umumiye’den, gerekse İTC’den (İttihat ve Terakki Cemiyeti) yahut yaşanan Birinci Dünya Savaşı ile onu izleyen işgalden dolayı unutulmak istenen bir dönem muammelesi yapılıyor, okumaya devam ettikçe bunun nedeni daha iyi anlaşılıyordu. Evet, insanlar geçmişlerinde yaşadıkları kötü anılarını unutmak isteyebilirler ve bu unutma hâli bireylerin ruh sağlığı için -aynı hatayı tekrar işleme pahasına olsa da- yararlı bile olabilirdi. Öte yandan, söz konusu uluslar olduğunda bu hafıza kaybının bedeli maalesef hürriyet ve istiklal olarak karşımıza çıkıyordu.
***
Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e geçen İstanbul’u anlatmaya cüret etmek cesaret de istiyor. Cesaret isteyen bir başka konu da öğrenmenin getireceği rahatsızlık duygusu demek yanlış olmaz. Farkına varmadan yitip giden zaman ile ona eşlik eden mekânın anlatıcısı olan olan biz rehberlerin öğreneceklerinden daha çok etkileneceği de mukadder. Bu noktada, yazar sizlerden şehrin kimi artık varolmayan binalarının maddi varlığının ötesinde, ifade ettiği değeri kavramaya çalışmanızı, bu sayede bahsi geçen yıllardaki atmosfere bakıp ulaştığımız bugünün değerini fark etmenizi diler.
Meslek büyüğümüz Ahmet Faik Özbilge’nin Fener Balat Ayvansaray adlı eserinin 2009 baskısındaki önsözü kaleme alan Besim Fatih Dellaloğlu’nun da işaret ettiği gibi “...mekanlarda dolaşırken kaybolmaktan sakın korkma: yani hatta kaybolmaya cüret edin. Walter Benjamin, Berlin’de Çocukluk kitabında öyle der: Bir Şehirde yolunu bulamamak pek bir şey ifade etmez. Bir şehirde, ormanda kaybolur gibi kaybolmak ise eğitim ister.’”
O halde biz de fark ederek başlayalım. ‘Fark, fark etmekle başlar ancak her farkediş bir fark edenin (fail) bir şeyi (mef’ul) fark edişidir’ diyerek bir XIV. yüzyıl düşünürüne referansla bitiriyor bir usta; ‘Yani ayık olmak gerek; ‘Ayık olan dik durur; dik duran yürür; yürüyen yol alır.’
Arzu edilir ki bu sayfaları okuyan birisi, bir bisikletle veya elektrikli bir araçla yahut motor ya da vapurla gitmeye, görmeye değecek pek çok yer olduğuna ikna olur ve kendi başına veya ailesiyle beraber geçecek cıvıl cıvıl bir güne hazırlayıp, rotalar hakkında ipuçları verir. Olur ya, bu eser sadece bir kişinin bile olsa hayatına dokunup, o kişinin yurdunu ve milletini özünden çok sevmesine vesile olursa yazarı da kendini başarılı addedecek.
Elbette eksiğimiz, arayıp bulamadığımız mekânlar çoktur. İşlenen kusurlar, atlanan olay ve mekânlar muhakkak olmuştur. Sen, okur insan, gördüğün eksikleri ve atladığımız noktaları yaz ki her bir baskıda bu mirası beraberce kemâle erdirelim.
Şimdi, miktarına kendinizin karar vereceği zamanınız, yürümeye dermânınız ve öğrenmeye cesaretiniz varsa eğer ‘İstanbul’un Ruhu’nu selamlayarak başlayalım vesselam.

